adigemyimake

27/8/2008

KOMÜNİSTLER RUSYA YANLISIMIDIR?

Gürcistan Güney Osetya'ya saldırdığında Türkiye'den birçok kişinin "gönüllü" olarak çatışma bölgesine gitmeyi tartıştığını biliyorum. Savaş uzun sürseydi eğer, giderlerdi de... Kafkas halklarının doğasına uygun. Bir de üstüne, herkes için "sağlam" gerekçeler de vardı. Kimisi Abhaz ve Oset halklarının "bağımsızlık" idealine bağlılıktan, kimisi bunu daha milliyetçi bir perspektife yerleştirdiğinden, kimisi ise dinsel bir bakış açısıyla karşı koymayı düşünüyordu Gürcü saldırısına. Daha soldan bakanlar ise anti-Amerikan bir söyleme yerleşiyorlardı kaçınılmaz olarak. Komünist geleneğe daha yakın olanlar bununla yetinmiyor, Osetler ve Abhazların Sovyet düzenini yeniden tesis etmek üzere olduğunu ileri sürüyorlardı.

Türkiye'de daha az sayıda Gürcü de var ama öbür taraftan yana sese katkıları çok az oldu. Demek ki mesele, her ulusta var olduğunu inkar edemeyeceğimiz rasyonalize etme yeteneğiyle ilgili değil. Arada bir fark var. Aradaki fark, dün bütün dünyanın gözü önündeydi. Bir tarafta ellerinde Rusya bayraklarıyla bağımsızlıklarını kutlayan Osetler ve Abhazlar, öte yanda ABD bayraklarıyla "teşekkürler Amerika" diye bağıran Gürcü gençleri... 

Çürüyor diyoruz, çürütülüyor diyoruz ama bizim ülkemiz insanı hâlâ Amerikan bayraklarıyla tepinmeyi meşru görmüyor. Ve bizim Gürcülerimizin bundan özellikle haz etmedikleri açık.

Dolayısıyla hem hükümet hem de Amerikancı medyamız açısından işler sarpa sarmış durumda. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Kamuoyunu istedikleri gibi yönlendirmekte pek usta olsalar da, bu sefer pek zorlanıyorlar. İnatçılıkları ile nam salan Kafkas kökenlileri ikna etmeleri mümkün değil. Abhazların en yeminli sağcı aileleri bile "mücahit" soydaşlarının "Moskof desteğiyle" gelen hürriyetini kutlamakta. Toplam beş milyon Kafkas kökenliden söz ediliyor, rakam tartışacak durumda değilim ama Amerikancılarımızın uzun sürecek ve belki yeni bir çatışmaya evrilecek bu gerilimde işte bu beş milyonun büyük çoğunluğunu gözden çıkaracağını şimdiden söyleyebiliriz.

"Diğerleri"nin ikna edilmesi için psikolojik savaş mekanizmaları çoktan harekete geçti. AKP'ci medya, bütün diğer batı medyasının yaptığı gibi, savaşı Gürcistan'ın değil Rusya'nın çıkardığı yalanını tekrarlayıp durdu. Sahte fotoğraflar, uyduruk haberler devreye sokuldu. Ancak yetmedi. Türkiye'de insanlar öyle ya da böyle çağımızın bütün kötülüklerinin ABD'den geldiğine sarsılmaz bir biçimde inanıyorlar. Zaten sorunumuz Amerikancılığın insanlarımızı da kötüleştirmesinde. Bütün kötülükler ABD'den gelebilir(1) ama kötü olmak da fena bir şey değildir!

Yine de Türkiye'yi açık bir biçimde emperyalist koalisyonun parçası haline getirmek için kötüleşmeye başlayan bir nüfus bölmesinden daha fazlasına ihtiyaç vardı.

O halde gelsin Rus düşmanlığı...

Eh, onun da temelleri var elbette. Şimdilerde eskisi kadar değil, çünkü anti-komünizm on yılı aşkın bir süredir beslemiyordu Rus düşmanlığını... Bir de ABD, Rusya'yı unutturdu. Ama işlendiğinde yeniden ayağa kaldırılabilecek bir olguydu Rus düşmanlığı...

Şimdi bunu deniyorlar.

Komik oluyorlar bazen... Örneğin ABD ve diğer NATO ülkeleri gemilerinin Boğazlar'dan hiçbir kural tanımaksızın geçmesine az sayıda ama güçlü bir tepki geldiğinde "Rus gemileri de Boğzalar'da" diye karşı atağa kalkan AKP basınının zavallılığı... Bir tane Rus savaş gemisi "evine dönüyor", tarikatçı ve liboş basın "gördünüz mü Rus gemileri de geçiyor" diye yaygaraya başlıyor.

Sonra şu Avrasyacı tehlike meselesi. Ergenekon iddianamesi yeni bir gazetecilik türü yarattı. Oku allah oku... Haber çıkar. Zavallı Doğan Medya çalışanları, ellerinde pertavsız gerçek anlamıyla bir torbaya dönen iddianameden cımbızla "manşet" çıkarıyorlar. Öte tarafta islamcı basın ile Taraf'a kısa yoldan servis yapılıyor. Haksız rekabet... İşte bu yeni gazeteciliğin gereği olarak iki günde bir Türkiye'nin Avrasyacı bir maceradan kılpayı kurtulduğu ilan ediliyor. Bu işi en çok Ergun Babahan'ın Sabah'ı sevdi. Kafkas gerilimi boyunca, Türkiye'yi Rusya, Çin ve Hindistan'a bağlayacak bir komplonun son anda boşa çıkarıldığını yazdılar. Yani "Rus" tehlikesi büyüktü ve Ergenekon'la bağı vardı.

Rusya büyüktür, Ergenekon'la bağı da olabilir. Ancak ayağınızla solucana basıp "yılanı geberttim" diye çığlık atarsanız abartmış olmazsınız, "yalan" söylersiniz.

Türkiye'nin NATO ekseninden Rusya eksenine kaymak üzere olduğu ve zehir hafiye bir savcının oyunu bozduğu iddiası büyük bir yalandır. Türkiye NATO ekseninden kopacaktır, bu mutlaka gerçekleşecektir ama enerji devletin içinden ya da derinliklerinden değil emekçi halkımızdan gelecektir.

Bitmedi... Bu sefer işin içine solu, komünistleri de katmaya karar verdiler. Bildik hikaye yeniden köşe yazılarına, haberlere taşındı. Komünistlerin Rus aşkı depreşmişmiş; ABD'ye hayır, Rusya'ya evet demekteymişiz...

Bu konuya bir açıklık getirmek şart oldu.

Komünistler dünyaya bakarken, farklı ırkları, ulusları değil, eşitsizlikleri, adaletsizlikleri, sömürüyü, haksızlıkları ve bütün bunlara karşı direnenleri görürler. Bunlara bakarlar.

Bazı ulusların tarihsel yanılgılarını teşhir eder, bazı ulusların onurla ayağa kalkışını selamlarlar. Ama her zaman sınıfsal bir bakışları vardır. Bu bakış enternasyonalist olmayı ve antiemperyalizmi gerektirir.

Rus halkı, eşitlikçi bir toplum kurma yolunda en büyük mesafeyi alan Sovyetler Birliği'ne, sosyalist düzene sahip çıkmadığı, onu koruyamadığı için tarihi bir lekeyi kolektif olarak taşımaya devam etmekte. Bu bir... Daha önemlisi, Rusya'daki egemenler de, bugünkü yönetim de, varlıklarını Sovyetler Birliği'nin çözülüşüne borçlu olan, çözülmeyi mümkün kılan sınıfsal komplonun misyonerlerliğini yerine getiren aktörlerdir. Sadece bu nedenle dahi, komünistler "Rusya yanlısı" olmazlar, olamazlar.

Ancak başka bir gerçek daha var. Rusya bir emperyalist güç değil. Tam tersine dünyadaki iki emperyalist odağın hem üzerinde hegemonik bir mücadele verdiği, hem de kuşatarak etkisizleştirmek için işbirliği yaptığı büyük bir ülke. Bu ülke, şu anda stratejik hesaplarla dünyada ABD'ye karşı direnen bütün ülkelerle ilişkilerini geliştiriyor, bölgemizde ABD'nin daha fazla güç kazanmasına karşı güçlü bir engel oluşturuyor.

Bu direnç anlamlıdır ve Rusya'dan değil ama bu dirençten yana tavır alınmalıdır.

Gerisi laftır. Türkiye burjuvazisi, kâr kapısı olduğu için bugün komünistlerden onlarca kez daha fazla "Rusya yanlısıdır". İnşaat patronlarımız Putin'in kankası olmaya pek meraklıdır, bizim yerimiz ise çilekeş Rus emekçilerinin yanıdır.

Bir kez daha iktidara uzanırsa Rus emekçileri, o zaman hararetle destekleriz, Rusya'yı değil ama o emekçi iktidarını... Kıblemiz filan da olmaz Moskova; herkes eşit, bağımsız ve özgür birer unsuru olarak dünya komünist hareketinin, "ortak" hedef için, sınıfsız sömürüsüz bir dünya için mücadeleyi sürdürür. Anlayacağınız, komünistler bugün de yarın da Russever değil de yurtsever olarak yollarına devam ederler.

Hem belki, aydınlığa bu kez bizim ülkemiz daha önce ulaşır, kim bilir?

Ve o zaman Rus sermayesi "kökü Ankara'da" mı diyecektir Rusya'nın komünistlerine merak ederim...

(1) Son dönemde her lafa "antikapitalist mücadele" ile girenlerin tacizlerinden kurtulmak için itiraf ediyor ve büyük harflerle not düşüyorum: BÜTÜN KÖTÜLÜKLERİN ANASI KAPİTALİZMDİR!  

kemalokuyan@sol.org.tr     


20/8/2008

KAFKASYADA NELER OLUYOR ?

Abhazya'nın Dostları Platformu'ndan Sezai Babakuş son krizin nedenleri konusunda sorularımızı yanıtladı.

"Büyük Gürcistan" hayali ve enerji hesapları, bölgeyi kana buladı...

Kafkasya'da yaşanan savaşı nasıl tanımlıyorsunuz?
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum; bu savaşta saldırgan taraf Gürcistan, saldırıya uğrayan taraf ise Güney Osetya'dır. Bir hafta süren çatışmalarda, hiç kuşku yok ki, en büyük acıyı Osetler yaşadı. Başkent Şinvali, Gürcistan bombardımanı ile yerle bir oldu, 3 bin masum insanın öldüğü, 5 binden fazlasının yaralandığı, 100 bin nüfuslu ülkede 30 binden fazla insanın yerinden yurdundan olduğu büyük bir insanlık dramı yaşandı... Elbette bu savaştan Gürcü halkı da zarar gördü. Ancak, Gürcistan tarafında ölen insan sayısının 100'lerle sınırlı olduğu düşünülürse, asıl dramın Osetya'da yaşandığı daha iyi anlaşılacaktır. Yine de çok sayıda Gürcü'nün (özellikle Gori kentinde) mağdur olduğunu belirtmeliyiz. Gürcistan'ın esas kaybı askeri alanda olmuştur. Savaşın Abhazya'daki yüzü ise, Kodor bölgesindeki Gürcü askeri varlığına yönelik lokal operasyondan ibarettir.

Sonuçta, hem Oset hem Gürcü halkının zarar gördüğü gereksiz bir savaş yaşandı. Şimdi Gürcistan halkı bunun muhasebesini yapıyor; ülkesini bu anlamsız savaşın içine sürükleyen yönetimini sorguluyor. Halkın azımsanamayacak bir kısmı, kendi yönetimini suçluyor. Ama tabii Gürcü halkı her ne kadar isyan etse de, o yönetimi kendi seçti, dolayısıyla bu tür yanlış yönetimlerin aldığı kararlardan o yönetimi destekleyen halk da sorumludur. Umuyorum Gürcü halkı bu yaşananlardan ders alıp bir daha bu tür yanlış yönetimleri iktidara getirmez.

Gürcistan'daki savaşa dönüşen bu çatışmaların ardında yatan neydi?
Yaşanan bu savaşın nedeni, "büyük Gürcistan" hayali ile beslenen Gürcü şoven-milliyetçiliğinin saldırgan politikalarıdır. Hatırlardadır, Gürcistan 1992'de de, hem Güney Osetya'ya hem Abhazya'ya saldırmış, o zaman da yenilgiye uğramıştı. Bu saldırganlığın temelinde, Gürcistan'ın Abhazya ve Güney Osetya'yı ilhak etme isteği vardır. Gürcistan bu isteğinden vazgeçmediği ya da vazgeçirilmediği sürece, bölgede barış ve istikrar olmayacaktır.

1992'deki çatışma süreci nasıl ilerledi?
Aslında bu süreç başladığında Osetya ve Abhazya, Gürcistan'a "oturup konuşmamız lazım, bundan sonra nasıl olacak" dedi. Gürcistan bu çağrılara cevap vermedi. Birleşmiş Milletler de Abhazya ve Osetya'nın Gürcistan sınırlarında kalmasını destekledi. Bu destekle birlikte

Gürcistan "ben bu işi silahla çözerim" dedi. 1992'de Osetya'da dört gün boyunca süren bir saldırı gerçekleştirdi ve hakimiyet sağladı. Gürcistan Gori kentine askerlerini yerleştirdi, fakat Rusya'nın araya girmesiyle bu müdahale sona erdi. Gürcistan askerlerini geriye çekti ve Rusya araya bir barış gücü yerleştirdi.

14 Ağustos'ta da aynı amaçla Abhazya'ya saldırdı. Gürcistan ciddi bir yenilgiyle Abhazya'yı terk etti, ama o günden bugüne, bu isteğini ve tavrını hiç değiştirmedi. Oysa hiçbir zaman Osetya ve Abhazya, Gürcistan sınırlarına dahil olmadı. Şayet Gürcistan, SSCB dağıldığında Rusya'nın yaptığı gibi bir federatif veya konfederatif proje ortaya koysaydı, belki bunlar yaşanmazdı. Gürcistan bu sorunu çözme yönünde hiçbir adım atmadı. Bunun sonucunda da Abhazya ve Osetya bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Birçok kişi, Gürcistan'ın bu tavrının arkasında Batılı güçlerin izlediği siyasetin olduğu yorumları yaptılar…

2000 yılından sonra ortaya çıkan dünya politikaları, Büyük Ortadoğu Projesi ve Asya projesini kontrol etmek istemesi ile Gürcistan'daki yönetim değişikliğini destekleyen ABD'nin, Türkiye eliyle Gürcistan'a fiilen askeri destek olduğu yıllarda, Gürcistan da hibelerle silahlanmaya başladı. Batı'nın da desteğini alan Gürcistan, bu saldırganlığına devam etti. Önce Kodori bölgesinde üs oluşturdular, sonra da Osetya'daki sıcak çatışma gelişti. Gürcistan'ın niyeti şöyleydi: "Tam da herkesin gözü olimpiyatlara dönmüşken, ben bu işi bir günde çözerim."

Gürcistan'ın bundan birkaç ay önce NATO üyeliği gündeme geldi, fakat Rusya'nın şiddetli itirazlarıyla şimdilik görüşmeler askıya alındı.

Rus müdahalesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Rusya ne yaptı? Rusya Federasyonu'nun içinde Kuzey Osetya var. Öyle olunca, Güney Osetya'da olup bitenlerle ilgili sessiz kalamaz. Rusya'nın buraya müdahalesinin "Rusya Kafkasya'yı ele geçirmek istiyor" şeklinde açıklanması doğru olmaz. Bu bölgedeki ekonomik ve siyasi kaygının da dışında bunu talep eden Kuzey Kafkasya cumhuriyetleridir. Dolayısıyla Rusya'nın bu meseleye müdahil olması kaçınılmaz.

Bundan sonra bölge halklarının ilişkileri nasıl olacak?
Abhazlar ve Osetya arasında ekonomik, kültürel ve askeri işbirliği yapıldı ve Osetya'ya saldıran Abhazya'ya saldırmış, Abhazya'ya saldıran da Osetya'ya saldırmış gibi tavır alınması kararıyla, Abhazya'da ikinci bir hat açılmış oldu. Bundan sonra hem Osetya-Abhazya ilişkisi hem de diğer Kafkas cumhuriyetleri ile ilişkiler daha iyi olacaktır.

Gürcülerle ilişkilerin nasıl süreceği Gürcülere bağlıdır. Osetya ve Abhazya'nın sınırlarına ve bağımsızlık kararına saygı duyarsa sorun olmaz. Gidişat bunun yakın süreçte zor olacağını gösteriyor.

Saakaşvili bu saldırıya nasıl böyle kolayca girişebildi?
Muhtemeldir ki, Saakaşvili Rusya'nın bu harekâta göz yummasını bekliyordu; biraz da Batı'nın onu bu süreçte askeri olarak da destekleyeceğini düşündü. Rusya'nın karşılık vereceğini hesaplasaydı, şu an Irak'ta olan 2 bin eğitilmiş askerini geri getirirdi. Bütün hesap Rusya'nın sessiz kalacağı üzerineydi.

Bu süreçte Türkiye'nin tavrı ne oldu?
Türkiye yakın bölge politikalarını şunun üzerine oturtuyor: ABD'ye angaje olma projesi. İkinci parametre ise Türk milliyetçiliğinin baskısına hapsolan Türki cumhuriyetleri koruyup kollamayı önceleyen bir proje. Makro açıdan ABD'ye, mikro açıdan da milliyetçiliğe angaje bir dış politika...

Türkiye açıkça Gürcistan'ı desteklemiştir. Ekonomik kaygılarla ilgisi yoktur, tamamen ABD destekli Gürcistan'a askeri destek vermiş ve tarihinde görülmemiş askeri ekipmanı sağlamıştır. Şimdi Rusya, Gürcistan'daki bütün üsleri vurdu ve aslında Türkiye'ye "bir daha gönderirsen bir daha vururum" dedi.

Yani aslında Türkiye saldırgan bir Gürcistan'ı destekledi. Bu tutum Türkiye'de yaşayan hiçbir Çerkez'in kabul edeceği bir durum değildir ve bu ülkede yaşayan Çerkezlerin aidiyet duygusunu da yok eden bir tutumdur.

Batılı güçlerin yürüttüğü politikayı nasıl yorumluyorsunuz?
Burada ABD'nin tavrını, izlediği politikalardan dolayı anlamak mümkün, ama asıl Avrupa Birliği'nin tavrını sorgulamak lazım. AB bugüne kadar hak ve özgürlükler konusunda sanki daha hassas ve gerçekçi politikalar izliyor görünüyordu. Ancak Kafkasya'ya yaklaşımı, ABD'ninki ile bire bir benzerlik taşıyor. Kafkasya'da yaşayan halkları görmezden gelerek, burayı enerji koridoru olarak önemsiyorlar. Öyle baktıkları için de makul politikalar geliştiremiyorlar.

 soL Haber Portalından Alınmıştır.

19/8/2008

İKİNCİ YIL (Orhan AYDIN)

Sevgili ustam, İki yıldır o yol kenarındaki gömütlükte yatıyorsun upuzun.

Yanı başından geçenler okuyor mudur mezar taşını?

Bunun bu ülkede ne kadar önemi var bilmiyorum. Ama okunsun istiyorum.

Senden geriye kalan onca şeyin yanı sıra, o beyaz taşın üstüne kazılmış adının bazı insanlara bir şeyler anımsatacağını umuyorum belki.

Mesela bu ülkede, senin adın okunduğunda oyuncu olmanın ne demek olduğunu yeniden düşünmek gerektiğine inanıyorum.

Kaç yaratıcı, öfke ile inadını birleştirip sevgiye ve barışa dönüştürmesini becerebilmiştir?

Kaçımız, acının yaşamı yeşertmek için önemli bir fırsat yarattığını düşünmüştür?

Sen, yaşamını bu ülkenin yoksullarına, işçilerine emekçilerine ve onların yaşam haklarına sahip çıkmaya adadın.

Her koşulda ama her koşulda hiçbir dayatmayı kabul etmeyerek, kendi bildiğin doğruların izinde oldun.

Ne oynayacağına, nasıl oynayacağına en önemlisi kimler için oynayacağına sen karar verdin.

Emek katarak diriltmediğin hiçbir yaratının içinde olmadın.

Hep sözünü kattın yol arkadaşlarının sözlerine.

Ben bilirim başkaca dostların da bilirler, tartışmalarda gururla koruduğun inat, politik düşüncelerinden taviz vermeyişinin en önemli duvarı oldu hep.

Sınıf mücadelesi için yapılacak sanatın tavizsiz olması gerektiğini söyleyerek yaşadın.

Bu amacı güden kaç sanat yaratıcısı var?

Sevgili Ustam, sana yeniden yazarken dertleşmekte isterim elbet. Fazlaca dinleyeceğini sanmam ama anlatmalıyım.

Şimdi senin canını  sıkmadan şunu söyleyeyim ki,  öngördüklerinin hemen hepsi gerçek oldu.

Ülke uçurumun kıyısında.

Bu yüzyılın aymazları memleketi her şeyi ile talan ettiler.

Cumhuriyet’i bitirdiler!

Bu günler, sistemi olduğu gibi dönüştürmenin son günleri.

Açlık, yokluk, yoksulluk, işsizlik ve yolsuzluk  ülke tarihimizde olmadığı kadar arttı.

Dış borç ile iç borç rakamları talan boyutunun da göstergesi.

Hep birlikte yoksullaştık.

Dinci gericilik, kuşandığı ırkçılık ile ülke geleceğini ipotek altına aldı.

Bu cümleden anlaşılacağı üzere tarikatlar ve cemaatler memlekette cirit atıyorlar.

Tarihimizin en büyük bilgi kirliliği yaşanıyor.

Gelecek kuşaklar da onulmaz yaralar açacak olan kavram kargaşalığı, bile bile halka servis ediliyor.

Liboşlar ve dönekler AKP’nin değirmenine can havli ile su  taşıyorlar.

Gazetelerin birinci sayfalarını görsen utanırsan.

Büyükçe bir bölümü el-etek öpme yarışındalar.

Kara, kapkara gülücüklerle servetine servet katan para avcıları ise bu can ticaretinden memnun, perde arkasından sırıtıyorlar.

Birazcık daha anlatırsam hiddetle susturacaksın biliyorum ya da yine küfürbazlığın tutacaktır Can Baba gibi.

Sahi hiç söylemiş miydim sana, siz Can Baba ile ikiniz birbirinize ne kadar da benziyorsunuz.

Aslında bunu bir Kuzguncuk sabahında keşfetmiştim. Evet siz ikiniz, benziyorsunuz!

En azından öfkeniz öfkelerinize ortak.

Söylemlerinizin zenginliği ise, aynı kuşağın kavga adamları olmanızdan olabilir mi?

Gorki tartışmanızdan çıkarmıştım bunu. İkiniz de  hem kızıp, hem “ama” deyip övüyordunuz, hem Gorki yi hem yazdıklarını.

Bu günler Can Baba’nın da ölüm günleri.  Nasıl örtüşmedir bu.

Biriniz Canını Datça boylarında bir yamaca yatırmış, bir diğeriniz İstanbul da bir yol çatağına.

Sizin topraklarınızı birbirine karıştırmak lazım. Bunu Öcal Necmioğlu ve Su Yücel ile konuşmalıyım.

Acı tütün kıvamında ve de bolca  votka tadında, kucaklaşmalı sizin topraklarınız.

Hem sen seversin deniz havasını, Baba da tütün kokusunu.

Tamam uzatmayacağım.

Ancak bilmelisin, yeni bir Tiyatro sezonunun kapı aralığındayız ve bu sezona daha güçlü girme inadındayız.

Yağma yok buradayız deyip çıkacağız sahnelere. Haklarımızı talep edeceğiz.

Yeni ve tüm sanat emekçilerini bir araya getirecek bir birlik oluşturacağız.

Bazılarının saltanatlarını sarsacak, içimizdeki döneklerin yakasına yapışıp sahnelerden avazımız çıktığı kadar hayata sesleneceğiz.

Unutmadan. Songül evi değiştirdi. Yine aynı mahallede,  daha küçük ama şirin.

Baran, adam gibi büyüyor.

Elif iyi. Yine her gün senin yanı başından geçip işe gidiyor.

Eylem Şafak Aydın, yeni döndü dışarıdan tekrar gidiş hazırlıkları yapıyor.

Oğlun Öcal Necmioğlu artık burada yaşıyor.

Canın yanacak biliyorum ama yazmalıyım. İlk aşkın, ilk kavga gülün Suna Necmioğlu’nu yitirdik.

Ne yaparsın zaman kalleş. Onu da seni alan illet aldı. Oysa, iyiydi Bozcaada da.

Senin süzülüp gidişine dayanamamış olabilir mi?
 
Bir güz kapısında belki, belki bir bahar sabahında yeniden selamlaşmak dileği ile, seni hasretle kucaklarım sevgili ustam Tuncer Necmioğlu.

oaydinoaydin@gmail.com

 soL Haber Portalından alınmıştır.

16/8/2008

Yeni Toplumsallık (Metin ÇULHAOĞLU)

Deniyor ki işçi sınıfında kıpırdanmalar var; gençlik eskisi gibi değil, daha diri; toplumdaki ABD karşıtlığı sürüyor; AB ise eski cazibesinden çok şey yitirmiş durumda...

Olabilir. Gerçekten böyleyse iyidir.  

İyidir, ancak kimi gerçekleri de görmek durumundayız. Öyle az buz değil, toplumun bütün dokularına nüfuz eden, neredeyse otuz yıllık bir saldırıya maruz kaldık. 12 Eylül karanlığını evrensel piyasacı saldırı ve dünyayı şekillendirme zorbalığı izledi. Süreç, solu da kapsamak üzere toplumsal-siyasal yaşamın bütün bölmelerinde derin izler bıraktı.

Ne kadar “derin”?

Bu sorunun kısa ve özlü yanıtı şu olmalıdır: Yeniden inşayı gerektirecek kadar.

Kuşkusuz, post-modern çevrelerin iddia ettikleri gibi “toplumsal olan” ortadan kalkmış, buharlaşıp gitmiş falan değildir. Ancak, toplumsal olanın kendini dışa vuruş biçimlerinde gerçekten ciddi çarpılmalar görülmektedir.  Örneğin bugün Türkiye toplumu, siyasal katılımını salt seçimden seçime oy vererek, öfkesini olsa olsa cenazelerde bağırıp çağırarak, desteğini en çoğu alkışlayıp tempo tutarak gösterebilen, örgütlülük ve dayanışma ihtiyacını en başta yerel cemaatlerde karşılayan, bunların dışında içine kapanmış, yılgın, sinmiş ve suskun insanların şekilsiz toplamıdır.

“Çürümenin” diğer adı da budur.

Çürümede, Türkiye’ye özgü kimi etkenler de rol oynamıştır. Örneğin, dış dinamiklerin ülkedeki süreçlere aşırı içselleştiği, artık neredeyse bir “iç dinamik” haline geldiği biliniyor. Bu olgunun topluma yansıması, kaybolmuşluk hissi, yabancılaşma ve korkudur. Düşünün: Bir ülke ki, dört bir yanında sorunlu komşu coğrafyalar var; “bizim”, birtakım uzak mekânlarda kotarılan planlar ve kurulan tezgâhlar sonunda bu coğrafyaların hangisinde ne zaman ateşe atılacağımız veya dışarıdaki ateşin bizim içimize ne zaman düşeceği belli değil!

Düşünün: Bir ülke ki, neredeyse her gün yeni bir komplo gündeme getiriliyor. Daha önce yaşanmış her süreçte, şöyle veya böyle anlamlandırılmış her olguda, aslında şunun değil de bunun parmağı olduğu “açıklanıyor”. Sanki tarihi insanlar değil, birtakım daracık odaklar yapıyor. Üstelik bunlar öyle bilinen, standart kurumlar ve aktörler de değil, “gizli” veya “derin” odaklar!

Bunda “Kafkaesk” tonlar da taşıyan bir ürkütücülük yok mu?

Bütün bunları, liberal saldırının diğer cepheleri ve bu cephelerde karşı tarafın kazandığı mevzilerle birlikte düşünebilir, bugünkü toplumu kafanızda öyle resmedebilirsiniz.

Peki, hiç mi çıkış yok?

* * *

Çıkış ararken, basit gibi görünen bir noktada netlik gerekiyor.

Yapılması gereken, eskiden iyi bildikleri ama şimdi unuttukları birtakım olguları insanlara yeniden hatırlatmak mıdır?  Daha önceleri peşinden koştukları halde şimdi bastırdıkları birtakım özlemleri yeniden canlandırmak mıdır? Derinlere itilmiş, üzeri kat kat örtülmüş sağduyuyu oralardan çekip yüzeye çıkarmak mıdır?

Yoksa bunların hepsini yeni baştan yaratmak, oluşturmak ve kurmak mıdır?

Öyle görünüyor ki, denenmesi gereken yukarıdakilerden sonuncusudur. Türkiye’deki dahil hiçbir toplum, tarih belleğini (böyle bir belleği olsa bile) verili güncel duruma baskın kılamaz. Daha açık konuşalım: İnsanların bir gün gelip, “sahi yahu Marksizm ve sosyalizm diye bir şeyler vardı, pek de fena değildi” demelerini bekleyen boşuna bekler. Başka yerlerde, insanların, yaşanmış sosyalizmin kazanımlarını hatırlayıp “ben bunları yeniden istiyorum” demelerini ve bu yönde harekete geçmelerini beklemek de beyhudedir. Buraya, Türkiye’ye gelince; siz yeniden kurmaz, yeniden anlamlandırmazsanız, kimsenin bağımsızlık, kamuculuk, halkçılık, hak-adalet, eşitlikçilik gibi değerleri salt “müktesebattır” diye sahipleneceği yoktur.

O halde yapılması gereken, gerçekten toplumsal olanın yeniden inşasıdır. Bundan kastedilen, verili toplumsallığın içinde bir başka, yeni, belki de “gölge” toplumsallık yaratmaktır. Aracı kuşkusuz siyaset ve örgütlenme olmak üzere böyle bir toplumsallık, dar anlamıyla siyasetin ötesinde dayanışma örnekleriyle, insan ilişkileriyle, ahlakıyla, bilimiyle, kültürüyle, sanatıyla, eğlencesiyle, sporuyla vb. bir başka varoluşun mümkün olabileceğini makro toplumsallığa göstermelidir.

Ütopya mı?

Asude adacıklar oluşturma hayali mi?

Bir tür yenilenmiş Çernişevskiy’cilik mi?

Yoksa “sivil toplumu fethetme” düşü mü?

Hiçbiri değildir. Siyaset denecekse, topluma siyasal müdahaledir. Örgüt denecekse, örgütün geleneksel işlevlerinin yanı sıra başka bir toplumsallık örneği sunma görevini de yüklenmiş olmasıdır. Felsefeden ve bilimden söz edilecekse, buna “öznenin kendi nesnesini kurması” da diyebilirsiniz.

Dahası var: Eğer bugünkü toplum anlatılan gibiyse, yeni toplumsallık, kendi bireysel süreçlerinde uyanmış, bilinçlenmiş ve mücadeleye karar vermiş, kısacası “kıvama gelmiş” istisnalar üzerine kurulamaz. Eğer bugünkü toplumun insanları yukarıda betimlenen durumdaysa, yeni toplumsallığa geleceklerde bir “sığınma” güdüsü mutlaka olacaktır. Geleceklerde, güçlenme isteği, güçlülük hissine ağır basacaktır. Öyleyse, küçümsememek, “zaaf” saymamak, tersine kucaklamak gerekir. Bilinmelidir ki, bugünkü ürkmüşlük, sinmişlik ve kapanmışlık, “bilinçsizlikten” önce gelmektedir; bilinçsizliğin sonucu değil, nedenidir.  Sığınma, bu sayılanların aşılabileceği ortamlara alınan bir bilet olarak görülmelidir.

Yeni toplumsallık, işçisi, aydını, öğrencisi, öğretmeni, profesyonel meslek sahibi, genci, yaşlısı, kadını ve erkeğiyle bütünlüklü bir formasyon özelliği taşımalıdır. Kendi dışındaki makro toplumsallığa bu yönüyle karşılık düşmelidir. Gelen, kendi konumuna göre özel olarak işçiyle, öğrenciyle, aydınla vb. bir arada olmaktan çok, bu toplumsallığın bütününün içinde yer almak üzere gelmelidir.

“Sınıfa ve belirli toplum kesimlerine toplumsal formasyonun bütünü üzerinden gitme” deyişinin anlamı ve karşılığı budur.

Yoksa önce küçük ölçeklerde olsa da, böyle bir toplumsallık oluşturmadan, işçiyi salt 15-16 Haziran anlatarak hareketlendiremezsiniz; öğrenciye ha bire “68” anlatmaktan sonunda siz de yorulursunuz; aydına-akademisyene 60’lı yılların üretkenliğinden söz ettiğinizde birtakım ukalaca yanıtlar alıp oturursunuz...

* * *

Umut ve çıkış vardır.

Umut ve çıkış, başta gençler olmak üzere her yaş kuşağından, siyasal anlamda “bakir” kesimlere uzanmaktadır. Uzanılanları “rehabilite etme”, güçlendirme gibi bir zorunluluk da olduğunu unutmadan.

Sosyalistler, yanı başlarındakilere “kelle koltukta gezen fedailer” gibi görünmekten vazgeçip, “bakın bizde başka ve daha iyi bir yaşantı var” kapsayıcılığıyla yaklaşabilmelidir.

Solun, yol, çeşme, okul, köprü vb. yaparak değil, ama “yeni bir toplumsallık” yaratarak ve buraya insanlar çekerek çıkış yapması mümkündür.

Umut buradadır. 

soL Haber Portalı (sol.org.tr/)

12/8/2008

CEPHE İNŞASI (Aydemir GÜLER)

Kemal Okuyan 8 Ağustos’ta boru hattı yangınının ve yangını PKK’nin sahiplenmesinin medya tarafından duymazdan gelindiğini yazdı. Şimdi durum değişti ve 5 Ağustos’u 6’sına bağlayan gece gerçekleşen sabotajın üstüne bir Amerikan cephesi dikmek için Türk medyası harekete geçti.

Bu harekatın Fethullah tetikçilerince, Amerikan fantazyacılarınca falan değil, doğrudan “ciddi” Doğan medya yazıcıları tarafından yürütülüyor olması dikkat çekicidir.

Senaryoya göre Kafkaslarda şov yapan Rusya, Türkiye’de PKK’yi taşeron olarak kullanmakta ve oyunu büyütmektedir.

Maksat açıktır ve alçakçadır: Türkiye “kamuoyu”nun bölgemizde ABD merkezli ve bölgesel güçlerle karşıt bir cephede silah kuşanmaya ikna edilmesi hayli zordur. Ülkemizin sıradan insanlarının İran ve Suriye nezdinde birer düşman algılaması kolay varılacak bir hedef sayılamaz. Halkın ABD karşıtlarını külliyen hasım olarak kabullenmesi için Kürt kozuna başvurulmakta, PKK bağı iddiası düşman tespitinde katalizör olarak kullanıma girmektedir.

Yazıcıların birkaç günlük tereddütleri de dikkat çekicidir. Bu tereddüt çok büyük olasılıkla cephe inşa stratejisinin arkasındaki mevzilenmenin belirlenmesi için geçirilmiştir. Son ayları çok güçlenerek ama canı da sıkılarak geçiren hükümetin bu konuda daha ilk adımda cengaverlik yapmayacağı anlaşıldıktan sonra, iş medyaya düştü.

Ortada PKK’nin Rus bağı konusunda somut bir veri yok. Lakin önce teori kurulduktan sonra somut kanıtların “keşfedilmesi”nin zor olmayacağını tahmin edebiliriz!

Olayları anlamanın anahtar yöntemi, faillerin olası sonuçlardan hareketle kurgulanmasıdır. “Bu iş kime yarıyor” sorusunun yanıtı “kimin yaptığı/yaptırdığını” da büyük ölçüde aydınlatır. Boru hattı sözleşmelerinde ne yazdığı o kadar açık ki! BTC’nin ilk gününde dönemin soL manşetinde işaret edilmişti. Bu boru üstündeki tehditler, yerine göre Türkiye’ye emperyalist silahlı güç takviyesi, ülkenin bölünmesi, savaşa sürüklenmesi vb amaçlarla kullanılmaya açıktır. Yani bu işten emperyalizm yarar sağlamaktadır. Önce tehdit yarat, sonra istediğini yap, yaptır!

Daha ileri gitmek için bir veri şu an yok. Ama yangında ve asker ölümlerinde Rus parmağı keşfetmek için veriye değil, Amerikan cesaretine ihtiyaç var!

Bu Amerikan küstahlığı geri püskürtülmelidir.

Bölgemizde ABD, İsrail, Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’dan geçen bir savaş cephesinin kurulması girişimleri, Türkiye burjuva siyasetine yeniden çöken Amerikan barışıyla da çakışıyor. Prestiji sarsılmış TSK’nın Amerikan barışından bölge savaşı çıkartmakta çıkarı var. Sadece tamirat için değil, orduda artık bir dönemeci geçmek için yeterince birikim sağlanan profesyonelleşme dönüşümü için de… Ankara, Amerikancılığın Kürt düşmanlığına oturtulması gerektiği konusunda yakın geçmiş deneylerinden çok şey öğrendi. Burjuva muhalefetinin bu inşaata harç taşımaması için herhangi bir neden yok; tam tersi… TSK’nın, CHP’nin ve diğerlerinin bindiği bir treni hiddetli ve “Atatürkçü” AKP muhaliflerinin kaçırması düşünülemez bile. Eskiden emperyalizmin ne derece iç ne derece dış faktör olduğu tartışılırdı. Artık Türkiye egemen güçleri emperyalizmin bir uzvu, emperyalizm egemen güçlerin gayet içten ve içerden bir parçasıdır. AKP ise tam da bugünler için var!

Sonuçta Türkiye karanlık müttefiklerine bir koşul sunmaktadır: “Bölgede her ne yapacaksak, suçlu sandalyesine PKK’yi ve Kürtleri de yerleştirelim.” Ankara’nın sayısız yapısal çaresizliğini aşmasının yolu Kürt düşmanlığından geçecektir.

Bu faktör devreye sokulmadan, Ankara, Rusya-Gürcistan savaşı başlar başlamaz yine Doğan medyanın hatırlattığı Kafkasyalı vatandaşlar sorununun bile içinden çıkamaz.  Türkiye’de Kafkas denkleminde duygusal ve siyasal olarak Rusya’ya yakın konum alacak milyonlar vardır. Üstelik Çerkez-Abaza halkı, öyle kıyıda köşede kalmış bir topluluk da değildir. Toplumsal statüleri ve kurumsal pozisyonları siyasal önemlerini sayıların ötesine taşımaktadır.

Bu arada; Rus karşıtı Gürcü eylemlerini, kaçak işçi mafyasının organizasyonu olarak düşünmek durumundayız. Türkiye’de yerleşik Gürcü halkımız, ülkemizin ideolojik haritasının organik bir parçası olduğu için, tarihi ülkesinin yönetici ideoloji veya siyasetiyle bir bağı olmadığı için, mantıken Tiflis’e değil bir diğer sorunlu özerk bölge Acaristan’a yakın olduğu için… konunun dışında sayılmalıdır.

Amerikan küstahlığı geri püskürtülmelidir. Geri püskürtülebilir.

Emperyalist cephe inşaatına asıl sabotajı sol yapabilir; ve yapmalıyız.

Yok, Türkiye’yi batıya iten hep Rusya olmuşmuş; yok, Kafkas halklarını birbirine düşüren Stalin’in zamanında yaptığı düzenlemelermiş; yok, Türkiye bu işin dışında duramazmış… Türkiye solu bu uydurmaların bir tekini bile yanıtsız bırakmama yeteneğine, birikimine ve cesaretine sahiptir. 
 (soL.org'dan alınmıştır)

« Önceki ::