adigemyimake

17/4/2007

KÖY ENSTİTÜLERİ

Köy enstitüleri

Rıfat Okçabol 13 Nisan 2007, Cuma

Dört gün sonra 17 Nisan, 1940’da, köy enstitülerinin açıldığı gün; o yıllarda ve koşullarda hizmet veren enstitülerin yararına inananlarla onlardan çekinenlerin değişik duygular yaşadığı yıldönümü. Köy enstitüleri, beş yıllık ilkokul mezunu köy çocuklarını, 5 yılda, yaparak, yaşayarak ve iş içinde eğitimle köy ilkokullarına öğretmen yetiştiren kurumlar. Kızlarla erkeklerin bir arada öğrenim görmesinden, bugün bile korkanlar; teslimiyetçi ve anamalcı/küreselleşmeci olanlar; halkçı olamayanlar, insanın özgür yurttaş olmasına dayanamayanlar, enstitülerden Anadolu öğretmen lisesine dönüşmüş okullarda, öğrencilere, enstitülerin sakıncalı yerler olduğunu söylerler. Enstitüleri sakıncalı görenler, (1998’de yapıldığı gibi) eğitim tarihi dersini öğretmenlik programlarından çıkararak, öğretmen adaylarının köy enstitülerinden bihaber olmalarını isterler.

Neyin daha ağır ya da uzun olduğunu, gerekli ölçüleri kullanarak ve kolayca belirleyebiliriz, kimse de itiraz edemez. Öğretmen yetiştirme konusuna ve eğitim tarihimize damgasını vuran köy enstitülerini değerlendirirken, metre ve kilo gibi nesnel ölçü birimleri yoktur. Bu nedenle, 67 yıl öncesinin bu oluşumunu bugün değerlendirenler, genelde kendi dünya görüşlerine göre tutum takınırlar. Bizim yapabileceğimiz, genel kabul görmüş ve aranan bazı özelliklere göre enstitüleri değerlendirmeye çalışmaktır.

Bir özellik, enstitülerin özgünlük niteliği olabilir. Enstitüleri yaşama geçirenler, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ile bakan Hasan Ali Yücel’dir. Tonguç, öğretmen olarak yetişmiştir, daha sonra Almanya’da öğrenim görmüş ve batının eğitimcilerinden pek çok şey öğrenmiştir; ülkesini ve insanını iyi tanımaktadır; Canlandırılacak Köy gibi pek çok kitabın yazarıdır; 1936’dan beri köye öğretmen yetiştirilmesi arayışı içindedir. Yücel de, öğretmendir; felsefe ve mantık gibi ders kitapları vardır; Fransa’ya incelemelerde bulunmak üzere gönderilmiştir; bu konuda yazıları vardır; müfettişliğinde Türkiye’yi karış karış dolaşmıştır; Ortaöğretim Genel Müdürü olarak sorunları bilir, çözümler üzerine yıllarını vermiştir. Bu ikilinin dünyadaki bilgi birikimiyle kendi bilgi ve deneyimlerinden esinlenerek hazırladıkları köy enstitüsü modeli, bir yasayla yürürlüğe girmiştir. 1997 yılında, enstitülerden 50 yıl kadar sonra, şimdiki öğretmen yetiştirme sistemimiz gibi, Dünya Bankası uzmanlarının öncülüğünde hazırlanmamıştır ve üç beş kişilik YÖK kararıyla yürürlüğe girmemiştir. 2002 yılında, bize “bulunmaz Hint kumaşı” olarak yutturulan yeni ilköğretim programı gibi, AB’nin/ABD’nin istediği ve gönderdiği, yalnız bakan ile onun (neredeyse) emir erlerinin onayıyla yürürlüğe giren bir program da değildir.

Bir başka hareket noktası, enstitülerin amaçları ile yaptıklarının karşılaştırılmasıdır. O yılların sayılı toprak ağalarında Emin Sazak, mecliste, köylere verilmiş olan köy enstitüsü mezunlarının kendilerini birer Atatürk zannettikleri için şikayetçidir. Yücel’in yanıtı şöyledir: “Biz çocukları sizin kabul ettiğiniz kanunlarda yazılı ne varsa onları yapmak üzere yetiştiriyoruz… Emin Sazak arkadaşımın oturduğu yerde içini çekmeğe hakkı vardır. Çünkü ilköğretim davası milletlerin rüştünü ispat etme davasıdır. İlköğretim davası feodal sistemle kendisini idare etmek isteyenlerin samimi olarak istemeyeceği bir davadır”. Gerçekten de, enstitüler, yasal amaçlarına göre hizmet veren sayılı kurumlarımızdan biridir. Bu amaçların gerçekleşmesinden rahatsız olup, enstitüler konusunda geri adım atıp sonunda kapayan meclisler, ağaların, eşrafın ABD’ye yanaşmaya hazır olanların meclisidir.    

Bir başka değerlendirme, var olan gereksinimler ve bu gereksinimlerin karşılanıp karşılanmadığı üzerine yapılabilir. 1940’ların Türkiye’si yoksuldur, 35 bin okulsuz köy vardır, öğretmen köye gitmemektedir. Köy enstitüleri, 15 yılda bu sorunu çözebilecek şekilde planlanmış bir uygulamadır. Enstitüler, o yılların yerel ve evrensel koşulları içinde, eğitim ve kültür dahil topyekun kalkınma hedefinin bir parçası olarak gündeme gelmiştir. O yıllarda, köyler için enstitüler; sanayinin biraz var olduğu yörelerde, sanat okulları; eğitsel ve kültürel olarak gelişmiş kentlerde, İstanbul Teknik ve Ankara üniversiteleri açılmıştır.

Bir diğer ölçüt, eğitsel olarak enstitülerde neler olduğudur. Köy çocuklarının, enstitülerde gösterdikleri değişim, bugünkü değerlerle ve koşullarda bile (hele, 2000’lerin eğitim fakültelerinde, öğrencilerimize 4 yılda ne kazandırdığımıza bakarak) parmak ısırtacak niteliktedir. Öğrenciler, öğretmenlik bilgisi yanında, köy yaşamında geçerli olacak temel beceriler kazanmışlardır. Güzel sanat dallarıyla ilgilenmeye, okumaya, düşünmeye, eleştirmeye, hakkını aramaya ve korumaya, örgütlenerek düşündüklerini yapmaya başlamışlardır. Bloom’un 1950 sonlarında kuramsallaştırdığı, bilişsel-duyuşsal-devinimsel öğrenme, 1940’ların köy enstitülerinde belirli oranlarda gerçekleştirilmiştir.

Belki de enstitülerin en önemli yanı, Paulo Frerie’nin 1960’ların sonlarında yazdığı Ezilenlerin Pedagojisi kitabında işlediği konuyla ilgilidir. Frerie, her ülkede ezenlerle ezilenlerin bulunduğunu belirtmekte ve ezilenler içinde kurtuluşu ezenler sınıfına geçmekte bulanları eleştirmektedir. Enstitü mezunları, ezilenler sınıfından (köyden) gelip, yaşamları boyunca, ezilenler için çalışan, ezenler sınıfına geçmeyen ve (kendi çapında) ezenlere karşı duran insanlardır. Ezilenlerin, sömürülenlerin, teslim olmayanların ve emekçilerin başkaldırısıdır. Enstitülüler, solcu oldukları için askerde çavuş çıkarılmışlar ve ezilenlerin yanında oldukları için sürülmüşlerdir. Sürüldükçe bileylenip örgütlenmişler, önce dernek kurmuşlar, sonra da “Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) kurulmasında, TÖS kapanınca TÖBDER’in oluşumunda, TÖBDER kapanınca bir başka örgütlenmede öncü olmuşlardır.

Köy enstitülüler, arkadaşları T. Aydoğan’ın 1945’te sorduğu, “Şu benzi güz elması renkli/ Lacivert ceketli sevimli çocuk/ Neden böyle de/ Şu saz benizli/ Yalın ayak, başıkabak çocuk/ Öyle değil?/ Nedendir ey ağacım/ dalının biri sarı, biri yeşil/ Biri kurur, biri büyür/ Biri ağlar, biri güler/ Nedendir” sorusu gibi sorular soranlardır. Enstitü mezunlarının bu tür sorular sormaları, olaylara eleştirel yaklaşmaları ve haksızlıklara karşı çıkmaları nedeniyle, ABD ile canciğer olabilmemiz için kapatılmışlardır. Enstitüler yerine imam hatiplerin ve yabancı dille öğretim yapacak olan Maarif Kolejlerinin (Anadolu liselerinin) açılması boşuna değildir.

okcabolr@boun.edu.tr Sol Günlük Siyasi Gazete 13/04/2007 'den alınmıştır.

26/12/2006

ÇERKESLERDE EFSANELER

ÇERKESLERDE EFSANELER

Her milletin kendine has efsaneleri,hikayeleri vardır.Bu efsaneler milletin en uzak en karanlık devirlerini açıklayan belirten birer ışıktır.

Tarih belgelerinin sustuğu devirler ve zamanlar için kendisine düşen vazifeyi gören ve gösteren bu efsaneler, ağızdan ağıza ecdattan ahfada nakledilerek geçen birer tarih külliyatıdır.

Bu efsaneler tarihi değeri yanısıra aynı zamanda edebi değere de sahip birer mirastır milletler için ,çünkü bu efsanelere bir şahıstan ziyade ait oldukları milletin ruhi temayülleri incelikleri hakimdir,o nedenle efsaneler ait oldukları milletin düşünüşünü umumi zevkini gösteren belgeler olarak kabul edilmektedir aynı zamanda.

Nasıl ki eski Atina ve Ispartalıların şahsiyetini Afrodit ile Aşilde,eski romanın kahramanlığını romus ile Romulüs'te görmek mümkün ise Çerkeslerin zevkini ve zekasını da Veserez'lerde Nart'larda aramak çok yerindedir.

Çerkeslerin düşünce ve hayal güçlerinin sosyal yaşamlarının kahramanlık ve savaşçılıklarının efsaneler ve çerkes hikayeleri üzerinde çok önemli bir etkisi vardır. Çerkes bireyinde mevcut yüksek ahlak,güçlü terbiye ve özgürlük tutkusunun kaynağı buraya dayanır.

Akdenizin köklü yunan medeniyetini kuranların ecdadımız diye ilan ettikleri dokalyon (deucalion) Kafkasyalı bir muhacirdir.

Doğu medeniyetinin öncüleri olan İranlılar Kafkas'ı insanlığın beşiği olarak kabul ederler.

İran menşeli zend-avesta mukaddes rivayetlerinde Kafkastan Guhukaf adıyla bahseder,Elbruz ve Kazbek dağlarını tanrıların yuvası olarak kabul eder.

Doğu aleminde Kafkasya efsaneler diyarıdır. O kadar ki zaman zaman bu efsanelerde gerçek ile hayal birbirine karışmıştır.

Çerkeslerde efsanelerin hikayelerle dayanışması, milli geleneğin kanun diye kutsadığı Xabze'nin koyduğu kuralların birer somut eylem olarak ortaya çıkmasında,fertler arasındaki cemiyet kudret ve hakimiyetinin örneği olan karşılıklı saygının yerleşmesinde belirleyici olmuştur.

Çerkesler,Keltler ve İskitler gibi tanrılarını hep ormanlarda seçerler,duygularının en derinini geçilmez ormanlarda asırlar geçirmiş ağaçlarda bulurlardı.

 Savaşlarını daha çok ormanlarda yaparlar,düşmandan korunmak,sellerde fırtınalardan kendilerini korumak için dağ yamaçlarından çok ormanı tercih ederler,ormandaki ilahlardan medet umarlardı.Bu nedenle ormanlara ve tıpkı ormanlar gibi bahçelerine çok önem verirlerdi.

İlahların bulunduğu ormanlar çerkeslerin mabedi sığınağı ve toplantı yeri olduğu kadar harp meydanı,aşk ve sevda yuvası,hayal ve hatıra yeri idi.Yaprak sesleri,ağaç dallarının uğultusu müziklerinin bir ilham kaynağı idi.

Rüzgarların ormanda çıkarttığı seslere büyük önem verilirdi.Efsanelerin en büyük koruyucusu sihirbazlar ve kahinlerdi.

Ormandaki ağaç seslerinin etkilerini geleceğe kadere bağlayıp gaipten haber verenler bu kahinlerdi.

Çerkeslerde gelecekten haber veren kişilere "agueplh" ,kürek kemiğine bakarak bir kişinin geleceği hakkında bilgi veren kişiye ise "blegueplh" denirdi,bu kişiler sihirbazların kahinlerin en meşhurları idi.

Çerkes - Tatar harplerinde Çerkesyayı Tatar istilasından kurtaran (harabze)adındaki meşhur kahraman kadın,pşı Algeri'nin kızını aramak için ormanlardan geçerken kendisine yol gösteren Ğueşerez idi.

Bleguaplh Çerkeslerin İnsan neslinden olmayıp güneş ışınlarından çıktığını hatta ilk pşı'nın kartal yuvasında doğduğunu söylerdi.

Bu inanış Çerkeslerin ataları olan Hattilerin kartalı saltanat alameti olarak kullanmaları ile çok benzeşmektedir aynı zamanda.

Çerkeslerin Vud dedikleri,cinler ve perilerle irtibat kurarak gizem kazandığına inanılan istediği insanları cinlere çarptırdığına inanılan kişilere vedi denilirdi.Hintlilerin ilim ilahı ve dini kitaplar anlamına gelen veda kelimesi ile çerkeslerin vedi  kelimesi telaffuz ve anlam bakımından birbirinin aynıdır.

kahinler zan ve töhmet altında bulunan bir insana bildiği sırları ifşa ettirmek için iki ateş arasında tutarlar ve ağızlarına köpek ciğeri sıkarak kustururlar ve nihayet güya bildiği sırları yaptığı gizli saklı işleri itiraf ettirirlerdi.

Bu Vedi'ler geceleri (Seberuvassha) peri ormanlarında toplanarak cinlerle görüşürler ve insana nasıl fenalık yapılacağını öğrenilerdi.

Blezırpşı denilen sihirbazlardan biri bu suretle cinlerle görüştükten sonra bir peri ile evlendiği gerekçesi ile kardeşleri tarafından yakalanarak linç edilmişti. Hatximeyacimekoue lebasti adıdaki perinin bir sihirbaz ile evlendiği ve çocukları olduğu rivayet edilir.

Çerkesyada sihirbaz kadınlar mavi renk ile sihir yaparlarmış,buna wuexuaxin diyorlar ki bu da büyülemek manasındadır.

Bunun dışında yılan boynuzu uğurlu kabul ediliridi. Nal dedikleri bu boynuz yılanın yolu üzerindeki mendil üzerinde kalırsa mendil sahibine servet ve saadet getireceğine inanılırmış.

Bunun yanısıra Çerkeslerin yınıjj dedikleri dev cüsseli yaratıkların kemiklerine tesadüf edilirmiş Bu devler hakkında garip ve tuhaf masallar pek çoktur.Bunlar sirip denilen küçük boylu mahluklar tarafından yönetilir yönlendirilirlermiş.Siripler horozlara binerek gezerler farz nehri kıyısındaki içi oyuk taşlarda ikamet ederlermiş.

Çerkeslerin moğol ve kalmuklar hakkında olması çok muhtemel bir hikayeleri vardır..Bu insanlar haşhacul denilen korkunç birer mahluklarmış gözleri ufak,başları köpek başına benzeyen bu insanların ayakları at tırnağı gibi yekpare imiş.Buz üzerinde yürüyemezlermiş Sibiryada ve Çinde rastlanan bu insanlar ellerine geçen insanları yerlermiş,yakaladıkları insanları ceviz ve fındık ambarlarında besler ve semizledikten sonra yerlermiş.Bundan ötürü o tarafa gidenler yakalandıklarında buz tutan nehirlerin üstüne çıkarak kaçar ve kurtulurlarmış.Yuvarlak ve ufak ayaklı Haşhacul'lar buz üzerinde yürüyemedikleri için genellikle avlarını ellerinden kaçırırlarmış.

*zend:Iran'in Islamiyet öncesi resmî dini Mecusîlik'in kurucusu Zerdüst adli bir önderdir.Kitaplari Desatir ve Zend-Avesta diye bilinir.Atese tapma bu dine sonralari girmistir çünkü ates bir Taanri sayilmayip sadece kutsaldir.Sunu da belirtmek gerektir ki Islamî ögretilerle çok benzestigi için buraya giren Müslüman'lar onlari Ehli Kitap (kendilerine kitap verilen) saymislardir.

kaynak :yeni kafkas dergisi yıl 1953

14/11/2006

İKİ YANLIŞ BİR DOĞRU ETMİYOR

Aşağıdaki makaleyi tüm hemşerilerimizin dikkatle okumalarını öneriyoruz. Makale Gürcüstan’da yapılan tarihi saptırma çalışmaları konusundaki yanlışları ortaya koymakta ve uyarmaktadır. Tarihi saptırma uyarıları açısından makale olumludur. Bu uyarılara dikkat çekmek istiyoruz.  Ancak yazar bir yanlışı düzeltirken, kendiside Osmanlı veya Bizans’tan çok önceleri var olan kültürü yok sayıyor. Kafkasya kültürünün tümünü bir Orta Asya Türk veya Osmanlı kültürü haline getirme yanlışına düşüyor. Bize düşen görevler Abhaya ve Osetya üzerinde oynan her türlü oyuna karşı duyarlı olmak, kendi doğru tarihimize sahip çıkmaktır.

 

GÜRCİSTAN, ABHAZYA VE OSETYA'YA KÜLTÜR DAYATMASI

Gürcistan, Kafkasların açık denizlere çıkışı olan tek devletidir. Ancak Gürcistan'ın karmaşık etnik yapısından kaynaklanan sorunlar, onun bu potansiyeli harekete geçirmesi önündeki en önemli engeldir. Tiflis'le Rusya'yı birleştiren ulaşım yolları, Abhazlar ve Osetlerin denetimi altındadır. Bu iki grupla Gürcistan arasında var olan sorunlar biliniyor.

Diğer taraftan ABD açısından bölgenin güvenliği ve istikrarı son derece önemlidir. Çünkü Washington Gürcistan üzerinden geçerek Azerbaycan'dan Türkiye'ye petrol taşıyacak Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattına yüklü yatırımlar yaptı. Gürcü silahlı kuvvetleri de son dönemde ABD'den askeri eğitim ve destek alıyor. Ortadoğu'da işgal siyasetine başvurarak egemenlik kurmaya çalışan ABD emperyalizmi, Kafkaslar ve Orta Asya'da da "Kadife Devrim"ler yoluyla hegemonyasını inşa etmeye girişti. Bu kapsamda, bizzat kendisi tarafından kurulan ''Açık Toplum Enstitüleri'' vasıtasıyla çeşitli etkinlikler göstermeye başladı. Gürcistan'daki ''Gül Devrimi'' olarak adlandırılan ayaklanmada büyük rol oynadığı bilinen özel ''Rustavi-2'' televizyonu ve gençlik örgütlenmesi ''Kmara'' da, bu açıdan bakıldığında, ABD destekli Soros'un yönlendirdiği birçok oluşumdan sadece birkaçını ve en bariz örneğini teşkil ediyor.

Soros Vakfı, bir Kafkas ülkesi olan Gürcistan'ın, Azerbaycan ve diğer Kafkas halkları ile olan kültürel bağlarını koparmak ve ülkede daha rahat hâkimiyet kurmak amacıyla gerçeklerin tamamen çarpıtıldığı bir proje geliştirdi. Soros Vakfı tarafından Nisan 2006 tarihi itibariyle hazırlanan ve halen gerekli partner ve akademisyen kadrosunun oluşturulmaya çalışıldığı projede; Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler için kültürel ve tarihsel anlamda en temel kültürün Bizans kültürü olduğu, Bizans kültürünün Balkanlar, Anadolu, Kafkasya, Kuzey Karadeniz ülkeleri için temel birleştirici bir payda olabileceği, bölgede yaşayan Müslüman ve Hıristiyanların bu kültür altında toplanabileceği, Osmanlı kültürünün de birleştirici bir yapı olarak değerlendirilebileceği ancak, Osmanlı kültürünün Bizans kültürünün bir devamı niteliğinde olduğu, bölgede Bizans kültürü ve devamında süregelen Osmanlı tarihsel mirasının değerlendirilerek, ortak kültürel değerlerin ortaya çıkarılması için önümüzdeki donemde Balkanlar, Anadolu, Kafkasya ve Kuzey Karadeniz ülkelerinde kapsamlı çalışmalara başlanacağı hususları yer alıyor. Ayrıca, bu amaçla çalışmanın bu ayağında bir üniversite kurulduğu ve halen akademik yapılanmasının sürdüğü, proje ile ilgili olarak Balkanlar ve Kafkasya'da çeşitli akademisyenlerle değerlendirmelerin sürdüğü, akademisyenlerle gerçekleştirilecek değerlendirmeler sonrası Bizans araştırmalarına başlanacağı, gerek Osmanlı arşivlerinde, gerekse dünyadaki diğer arşivlerde konuya yönelik çalışmalara başlanacağı hususları yer alıyor.

Soros Vakfı Gürcistan Temsilciliği Yöneticisi ve Güvenlik Uzmanı Davit Darchiashvili, Ağustos 2006 tarihi itibariyle, Abhaz, Gürcü ve Ermeni halklarının ortak değerlerinin Bizans kültürü olduğunu, bu anlamda Abhaz, Gürcü ve Ermeni anlaşmazlıkların ve Güney Kafkasya'daki sorunların bu ortak kültür mirası ile çözülebileceğini iddia ediyor. İddiayı kanıtlamaya yönelik olarak Soros Vakfı Gürcistan temsilciliği tarafından Ermeni, Abhaz ve Gürcü halklarının Bizans kültürüne ait olduklarını vurgulayan bir takım etkinlikler başlatılacak. Vakıf, Bizans kültürünü Gürcü, Ermeni ve bölgedeki diğer Hıristiyan Ortodoks unsurlar arasında bağlayıcı ve yakınlaştırıcı bir unsur olarak ele alarak, Gürcü-Ermeni ve Abhaz yakınlaşmasını sağlayabilecek bir ortak zemin olarak projeler geliştiriyor.

Proje kapsamında Eylül 2006'da medyada propaganda çalışmalarına başlandı. Bu çerçevede, Soros Vakfı kontrolündeki devlet televizyon kanalında, yapımcılığını ve sunuculuğunu Açık Toplum Gürcistan Vakfı Program Koordinatörü Giga Zedania'nın yaptığı, Vakıf Başkanı David Darchiashvili ve İlia Cavcavadze Üniversitesi Rektörü Prof. Gigi Tevzadze'nin ise uzman olarak iştirak ettiği bir program düzenlenerek, iddia tüm yönleri ile kamuoyuna aktarıldı.

Proje kapsamındaki görüşlerin akademik-bilimsel altyapısını oluşturmayı sağlamak amacıyla Gürcistan Milli Eğitim Bakanlığı'nın 2006 güz döneminde aldığı karar çerçevesinde Tiflis'te kurulan ve Rektörlüğünü Prof. Dr. Gigi Tevzadze'nin yaptığı İlia Cavcavadze Üniversitesi, Soros Vakfı'ndan büyük oranda maddi destek sağlıyor. Vakıf ve Özgürlük Enstitüsü'ne bağlı kadrolar üniversitede toplanıyor, Üniversite ile Avrupa ve ABD üniversiteleri arasında eğitim anlaşmaları imzalanıyor.

Görüldüğü gibi, Soros Vakfı, proje kapsamında Türk kültürü ibaresinden ve tanımlamasından ısrarla kaçınıyor, Orta Asya Türk devletlerini ise Türk tanımlaması altında ele almayarak çok ırklı bir bölge olarak değerlendiriyor ve proje kapsamı dışında nitelendiriyor.

Proje ile Anadolu, Balkanlar ve Kafkasya Bizans temelli bir kültürel yapı olarak ele alınıyor, bölgedeki Osmanlı Türk hâkimiyeti ise Bizans İmparatorluğu'nun devamı olarak tanımlanıyor.

Günümüzde de üzerinde çeşitli oyunlar oynanan ve Gürcistan'ın da dâhil olduğu Kafkasya'nın coğrafî konumu etnolojik oluşumlara ve gelişmelere, tarihin akışına çok etkili oldu. Soros'un asılsız dayatmasına karşın, Kafkas halkları yüzyıllar boyunca aynı coğrafyada benzer tarihî, etnik ve sosyo-kültürel şartlar altında birbirlerinden etkilendiler ve birbirleriyle karışarak akraba topluluklar haline gelirken ortak bir Kafkas kültürü etrafında birleştiler.

Ana gruplar, Kafkas halkları (Gürcüler, Çeçenler, Avarlar, Lezgiler, Kabardinler, Darginler, İnguşlar, Çerkezler, Laklar, Abhazlar, Tabasaranlar, Abazinler ve Talışlar), Türk Halkları (Azeriler, Türkler, Tatarlar, Karaçaylar, Kumuklar, Balkarlar, Nogaylar), Samiler (Asuriler, Yahudiler), Moğol asıllı Kalmıklar, Ruslar ve Kazaklardır. Bunların dışında pek çok küçük grup da bulunuyor.

Kafkasya halkları yüzyıllardan beri aynı tarihi, kültürü ve coğrafyayı paylaştılar, toplumsal yapılarında da aile-soy bağlılığı, kabilecilik gibi tutum ve davranışları son derece güçlü bir yere sahip oldu. XX. y.y. başlarına kadar Kafkasya halkları arasındaki ortak konuşma dilinin Kıpçak Türkçesi olduğu biliniyor. 1404 yılında Kafkasya'da bulunan Avrupalı misyoner Johannes de Galonifontibus Kafkasya'da ve Karadeniz'in doğu kıyılarında yaşayan Ermeni, Çerkes, Got, Rus, Lezgi, Avar, Gazikumuk, Alan kabilelerinin hepsinin Türk-Tatar dilinde konuştuklarını yazıyor. (Tardy 1978:91)

XVII. y.y.'da Kafkasya'da bulunan Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinin "Çerkes Vilayetleri" bölümünde, Çerkeslerin Türk-Tatar dilinde konuştukları belirtiliyor. Konuşmalara verilen örneklerde Çerkeslerin Kıpçak Türkçesini bildikleri anlaşılıyor. Değişik dillerde konuşan Kafkasya halkları arasında Kıpçak Türkçesinin ortak anlaşma dili olarak yaygın biçimde konuşulduğunun en somut kanıtı ise, 11 Mayıs 1918'de kurulan "Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti'nin resmi dilinin Kumuk Türkçesi olarak kabul edilmesidir. Bu Cumhuriyet'in Sovyetler tarafından işgal edilip yıkılmasıyla birlikte Kıpçak Türkçesinin Kafkasya halkları arasındaki birleştirici rolü de sona ermiş ve onun yerini Rusça aldı.

Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapıları da Kafkasya'yı tarih boyunca dışardan etkileyen çeşitli kavim ve medeniyetlerle yakından ilişkilidir. Kafkasya'ya kuzeyden gelen Kimmer ve İskit gibi proto-Türk kavimleri ile Hun, Bulgar, Alan, Hazar, Kıpçak gibi Türk kavimleri, Karadeniz yoluyla batıdan gelen eski Roma ve Ceneviz ticaret kolonileri, Anadolu ve Ön Asya'dan gelen çeşitli medeniyetler Kafkas halklarının kültürleri ile birleşerek günümüzdeki Kafkas etnik ve toplumsal yapısını şekillendirdiler, Kafkas kültürünün meydana gelmesinde önemli rol oynadılar.

Gürcistan tarihi ise, 2500 yıl öncesine kadar uzanıyor. Gürcistan topraklarının büyük çoğunluğu VII. yy'dan XVIII. yy'a kadar Türk, İran, Arap ve Moğol hakimiyeti altında kaldı. Gürcistan'a, bugünkü halkın ataları olan toplulukların MÖ VII. yy'da Mezopotamya'dan geldiği tahmin ediliyor. MS IV. yy başlarında Gürcüler Hıristiyanlık dinini kabul etti.

V. yy'da Gürcü alfabesi ilk kez kullanılmaya başlandı. VI. yy'da Gürcistan'da feodal bir yapı oluştu, ardından ülke, IX. yüzyıla kadar Arap hakimiyeti altında kaldı. İki yüzyıl süren Müslüman hakimiyetinden sonra IX. yy'da başlayan özgürlük hareketi sonunda II. David ve Kraliçe Tamara döneminde Gürcistan en görkemli dönemini yaşadı. Ancak, 1220'den itibaren başlayan Moğol istilaları, bunu izleyen Timur istilası (1384-1403) Gürcistan tarihinin sürekliliğini bozdu. 1510 yılında Osmanlı orduları Gürcistan'ın büyük bölümünü ele geçirdi, daha sonra bu yüzyılın sonunda İranlı'lar ülkenin doğusuna hakim oldu. Sonraki yıllarda Osmanlı ve İran egemenliği altında kalan Gürcistan, Kral II. Irakli döneminde 1783 yılında yapılan Georgiyavsk Dostluk Anlaşması ile Rusya'nın himayesi altına girdi.

1801 yılında anlaşmayı tek taraflı olarak fesheden Rusya, Gürcistan'ı ilhak etti, hanedanı da sürgüne yolladı. Bolşevik ihtilalinden sonra 26 Mayıs 1918 tarihinde Gürcistan bağımsızlık ilan etmiş ancak, Kızılordu'nun 1921 yılındaki müdahalesi sonucunda, 1922`de Transkafkasya Sovyet Federe Sosyalist Cumhuriyeti'ne (TSFSR) bağlandı. 1936 yılında TSFSR'nin dağılmasıyla SSCB'nin bir üyesi oldu. Mart 1921'de Kızıl Ordu, ülkeyi ele geçirdi ve Gürcistan, Sovyetler Birliği'ne dahil edildi. SSCB'nin dağılma sürecine girmesinin ardından, 9 Nisan 1991'de Gürcistan Ulusal Konseyi, Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını ilan etti.

Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili de "Gürcistan Türk lokomotifinin vagonlarından biridir" diyor. Görüldüğü gibi, bölgede hiçbir zaman Yunan adı geçmiyor. Zaten Bizans Devleti'ni yenen Osmanlı İmparatorluğu da, Bizans toprakları da dahil olmak üzere Türk kültürünü hakim olduğu topraklarda yaydı. Ancak, hiçbir zaman zorlama yapılmadı.

Soros'un yürüttüğü bu asılsız propagandalarla ulusal tarihini unutturulmaya çalışılan Gürcü halkının, kendi kültürünü bırakıp, Bizans kültürünü benimseyebileceğine ihtimal verilmiyor.

 

Naciye Saraç

Global Yorum İnternet Dergisi

nsarac@globalyorum.com

Kafkas Federasyonu Sitesinden Alınmıştır.

20/10/2006

Hattiler-Hititler-Adigeler

Hititler (Çerkesler Hatit derler) M.Ö. 2000 yıllarında Kafkasyadan Anadoluya gelerek Anadolunun ilk devletini kurmuşlardı. Zamanla genişleyip imparatorluk şeklini aldı. Sınırları Irak'tan Ege'ye güneyde Suriye'ye kadar uzanıyordu. Suriye'ye egemen olma yarışı, M.Ö. 1296 yılında hititler ile Mısır arasında Kadeş savaşına neden olmuştu. Sonradan iki devlet dost oldular. Hitit Kralı kızını Mısır Kralı Ramses'e verdi. Bu olayı halk benimsemedi. Bugün bile Çerkesler arasında "Ramses yinise woh" (Ramses'in gelini olasın) bedduası söylenmektedir. Yine Hitit-Mısır savaşını anlatan bir şarkı da vardır. Hitit devleti M.Ö. 1200 yıllarında Frigler tarafından yıkıldı. Bazı kaynaklar Hititlerin yıkılışından sonra, bir kısmının anavatanları Kafkasya'ya döndüklerini yazmaktadır.Örneğin İngiliz Tarihçisi Wels Hititlerin yıkılışından söz ederken "Hazar denizi ile Karadeniz arasında ki bölge Hititler'le kaplanmıştı" demekle bir kısım Hititlerin Kafkasyaya dönmüş olduklarını anlatmak istemiştir.

          Antik dönem kalıntıları olan Kuzey Kafkasyadaki ünlü Maykop Hazinesinden çıkan öküz heykeli (M.Ö.2200) ile Anadoluda bulunan Hitit Öküz Heykeli tıpkı basım gibi birbirlerine benzemeleri bir rastlantı olabilir mi?

          Peki Hititlerin metal eşyalarının Kuban'da, Maykop ve Çarskaya mezarlarında bulunan metal eşyalarının tıpkısı olmasına ne demeli?

          Bugün Anadoluda (Hattuşaş) bulunan kabartmalarda ki Hatti askerlerinin giysileri ve aksesuarları da günümüzde ki Kafkas giysileri ve aksesuarları ile birebir çakışmaktadır. Örneğin Tanrı Taşup sanılan Hatti askerinin kabartmasında ki Mızrak,Ayakkabı,Kama ve Külah günümüzde de kullanılmaktadır.

          Yazılı kayada ki "Kutsal Onikiler"  kabartması ise Adige boyunu temsil eden oniki thamedeyi (Adige büyüğünü) simgeler. Ne yazık ki Thamedelerin avuçlarında ki ideogramları (Aile Mühürleri) hala okunamamıştır. Ama, Adige Bayrağında ki Oniki yıldızdan, İsrailin oniki sıptı, İsa'nın Oniki Havarisi, Alevilerin Oniki İmamı başta olmak üzere yılın Oniki aya bölünüşüne, Bir günün Oniki saatinin gündüz, Oniki saatinin gece oluşuna kadar bu sayısal dizgeye daha çok anlamlar yüklemekte olasıdır.

          Hititçe tabletlerde bulunan ve günümüze ulaşan yüzlerce sözcük ve tümce yapısının bugünki Kafkas dilleri içerisinde en yaygın dil olan Adige dili ile birebir çakışması, aynı anlama gelmesi önemli bir kanıtı değilmidir Kafkas uygarlığının?

          Örnegin Hititleri en büyük tanrısı Teşup adı Adige dilinde "Yıldırım Tanrısı" anlamına gelmektedir. Ayrıca Şıble "At  yılanlı tanrı, üç yılanlı tanrı" anlamlarını da içermektedir. Hitit devletinin kurucusu olan Pınthansa ise "İlk tanrı " anlamındadır. Adigece söylenişi ile Thaşıpk, yine "Tek tanrı" ve  "Gerçek tanrı" anlamına gelmektedir.

          Bilindiği gibi Hititlerde de Krallık Mısırda olduğu gibi Tanrılık sıfatıyla birleşen çakışan bir kavramdır. Hatti ve Hititlerin Adige gelenekleriyle çakışan diğer özelliklerinin başında ise kadına ve ata çok değer vermeleri onca Tanrı/Kral'a karşın Anaerkil toplum özelliklerini göstermeleri de gelir. Çocukların annelerinin adıyla çağırılması Kafkas Epopesinde de görülür.

          Kadın ve köle hakları ve at bakımı üzerine yönetmelik hazırlamış ilk ve tek halktır Hititler.

          Tapınak ve tutukevleri olmayan kentler, sadece Hititler ve Kafkasyalılar da vardır. Çünkü Kafkasyada şuç işleyenlere, şuçlarının karşılığı mal yada hizmetle ödetildiği için 20.yy.'a kadar tutukevine de gerek duyulmamıştır.

          Günümüze kadar uzanan kız kaçırma geleneği ise bu benzerliklerin en ilgincidir.

Alıntı "Nart Takvim Çepıwoğu 9-10 2006 Blıpe,Ğubc"

12/10/2006

SOYKIRIM SUÇU NEDİR?

                                         Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme

 

 

9 Aralık 1948 tarihinde Paris'te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 260 A (III) sayılı Kararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açılmıştır. Sözleşme 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye Sözleşmeyi 23 Mart 1950'de onaylamıştır.

Sözleşmeci Taraflar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu?nun 11 Aralık 1946 tarihli ve 96 (I) sayılı kararında soykırımın, Birleşmiş Milletlerin ruhuna ve amaçlarına aykırı olan ve uygar dünya tarafından lanetlenen, uluslararası hukuka göre bir suç olarak beyan edilmesini dikkate alarak, tarihin her döneminde soykırımın insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiğini kabul ederek, insanlığı bu tür bir iğrenç musibetten kurtarmak için uluslararası işbirliğinin gerekli olduğuna kanaat getirerek aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:

Madde 1- Sözleşmeci Devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder.

Madde 2- Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur.

a) Gruba mensup olanların öldürülmesi;

b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar

verilmesi;

c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek;

d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;

e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek;

Madde 3- Aşağıdaki eylemler cezalandırılır:

a) Soykırımda bulunmak;

b) Soykırımda bulunulması için işbirliği yapmak;

c) Soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak;

d) Soykırımda bulunmaya teşebbüs etmek;

e) Soykırıma iştirak etmek;

Madde 4- Soykırım suçunu veya üçüncü maddede gösterilen fiillerden birini işleyenler, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu görevlileri veya özel kişiler de olsa cezalandırılır.

Madde 5- Sözleşmeci Devletler, bu Sözleşmenin hükümlerine etkililik kazındırmak, ve özellikle soykırımdan veya üçüncü madde belirtilen fiillerden suçlu bulunan kimselere etkili cezalar verilme­sini sağlamak için, kendi Anayasalarında öngörülen usule uygun olarak gerekli mevzuatı çıkarmayı taahhüt eder.

Madde 6- Soykırım fiilini veya üçüncü maddede belirtilen fiiller­den birini işlediğine dair hakkında suç isnadı bulunan kimseler, suçun işlendiği ülkedeki Devletin yetkili bir mahkemesi veya yargılama yetkisini kabul etmiş olan Sözleşmeci Devletler bakımın­dan yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.

Madde 7- Soykırım fiili ve üçüncü maddede belirtilen diğer fiiller, suçluların iadesi bakımından siyasal suçlar olarak kabul edilmez. Sözleşmeci Devletler bu tür olaylarda kendi yasalarına ve yürür­lükteki sözleşmelere göre suçluları iade etmeyi üstlenir.

Madde 8- Sözleşmeci Devletlerden her hangi biri, soykırım fillerinin veya üçüncü maddede belirtilen her hangi bir fiilin önlenmesi ve sona erdirilmesi için gerekli gördükleri takdirde, Birleşmiş Milletlerin yetkili organlarından, Birleşmiş Milletler Şartına göre harekete geçmesini isteyebilir.

Madde 9- Sözleşmeci Devletler arasında bu Sözleşmenin yorum­lan­ması, uygulanması veya yerine getirilmesi ve ayrıca soykırım fillerinden veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerin her hangi birinden bir Devletin sorumluluğu ile ilgili olarak çıkan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı önüne götürülür.

Madde 10- Bu Sözleşmenin eşit ölçüde geçerli olan Çince, İngiliz­ce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri 9 Aralık 1948 tarihini taşır.

Madde 11- Bu Sözleşme 31 Aralık 1949 tarihine kadar Birleşmiş Milletler Üyelerinin ve Üye olmayıp da Genel Kurul tarafından bu Sözleşmeyi imzalamaya davet edilen Devletlerin imzasına açıktır. Bu Sözleşme onaylanır, ve onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği?ne tevdi edilir.

Bu Sözleşmeye 1 Ocak 1950 tarihinden sonra Birleşmiş Milletler Üyeleri ile Üye olmayıp da yukarıda belirtildiği gibi davet edilen Devletler katılabilir. Katılma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilir.

Madde 12- Bir Sözleşmeci Taraf her hangi bir zamanda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir bildirimle, bu Sözleşmenin uygulanmasını, bu Sözleşmeci Tarafın dış ilişkileri bakı­mından sorumlu olduğu ülke veya ülkeler bakımından geniş­letebilir.

Madde 13- İlk yirmi onay veya katılma belgesinin tevdi edilme­sinin tamamlandığı gün, Genel Sekreter bir tutanak düzenler ve bunun bir kopyasını Birleşmiş Milletlerin bütün Üyelerine ve on birinci maddede belirtilen Üye olmayan Devletlere iletir.

Bu Sözleşme, yirminci onay veya katılma belgesinin tevdi edilme­sini izleyen doksanıncı gün yürürlüğe girer.

Daha sonraki bir tarihte tevdi edilen bir onay veya katılma belgesi, bu onay veya katılma belgesinin tevdi tarihini izleyen doksanıncı gün yürürlüğe girer.

Madde 14- Bu Sözleşme yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıl

süreyle yürürlükte kalır.

Bundan sonraki beş yıllarda, bu sürelerin bitiminden en az altı ay önce çıkma beyanında bulunmamış Sözleşmeci Devletler bakımından yürürlükte kalmaya devam eder.

Çıkma, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri?ne hitaben gönderilecek yazılı bir bildirimle yürürlük kazanır.

Madde 15- Sözleşmeden çıkmalar nedeniyle bu Sözleşmeye Taraf Devletlerin sayısı on altının altına düşerse, Sözleşme bu çıkma bildirimlerinden en sonuncusunun yürürlük kazandığı tarihten itibaren yürürlükten kalkar.

Madde 16- Sözleşmeci Taraflar Genel Sekretere hitaben göndere­cek­leri yazılı bir bildirim vasıtasıyla her zaman bu Sözleşmede değişiklik yapılmasını talep edebilirler. Genel Kurul, böyle bir talep karşısında yapılması gereken işleme karar verilir.

Madde 17- Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bütün Birleşmiş Milletler Üyelerini ve on birinci maddede belirtilen üye olmayan Devletleri aşağıdaki konularda bilgilendirir:

a) On birinci maddeye göre alınan imzalar, onaylar ve katılmalar;

b) On ikinci maddeye göre alınan bildirimler;

c) On üçüncü madde gereğince Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih;

d) On dördüncü maddeye göre alınan çekilme bildirimleri;

e) On beşinci maddeye göre Sözleşmenin yürürlükten kalkması;

f) On altıncı maddeye göre alınan bildirimler;

Madde 18- Bu Sözleşmenin orijinal metni Birleşmiş Milletler arşivinde saklanır. Sözleşmenin onaylı bir örneği, Birleşmiş Milletler Üyelerine ve on birinci maddede belirtilen üye olmayan Devletlerin her birine iletilir.

Madde 19- Bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından kayda geçirilir.

 

« Önceki ::