adigemyimake

1/1/2007

BAYRAM MESAJI

UNUTTUKLARINI ANIMSA,
KAYBETTİ İSEN ARA,
ÖZLEDİYSEN GİT BUL,
KIRDI İSEN AF DİLE,
KIRILDI İSEN AFFET,
SEVİYOR İSEN SÖYLE....
ÇÜNKÜ BU GÜN BAYRAM.
BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN....

17/10/2006

HAMAMÖZÜ

HAMAMÖZÜ GEZİSİ

Hulusi Üstün

Deniz Feneri Derneği'nin özverili çalışanlarından Habibe Hanım bir haftalık bir tatil için Amasya'daki köyüne davet ettiğinde açıkçası çok istekli değildim. Beni çeken asıl şey bir haftalığına da olsa denizin olmadığı bir yerde tembellik yapacak olmaktı. Daveti kabul edip Amasya Hamamözü ilçesine bağlı Göçeri köyüne gittik.

Amasya'dan geçen asıl yolun bayağı ırağında geçtiğimiz güzergahın kuraklığına, kıraçlığına inat yemyeşil bir vadide kurulu Hamamözü. İki bin civarında nüfusu olmasına rağmen ilçe statüsünde olan bu kasabacığın her tarafı ığıl ığıl sular kaynaklar ve derelerle dolu. Kilometre başına bir pınar veya kaynak düşüyor. İlçedeki sıcak su rezervi yüzünden kaplıca turizmi gelişme göstermekte. Son derece modern bir dinlenme tesisi ve eski kaplıcaları yüzünden çevre il ve ilçelerden hafta sonunu geçirmek üzere gelen ziyaretçiler bu küçük kasabayı şenlendiriyor. İlk konakladığımız ev köyün kuruluş yıllarında inşa edilmiş iki katlı bir Çerkes evi. İçi buram buram şibjişu (Çerkes biberi) kokuyor. Tanımadığımız bir nine sarılıp öpüyor bizi elimizden tutup Athap'a (Balkon) alıyor. Konuşmalar yarı Türkçe yarı Çerkesçe. Bol dualı bol ikramlı birkaç saat geçiriyoruz ve aynı sıcaklıkla uğurlanıyoruz.
Hamamözü'nün eski evlerinin tamamı aynı mimari stille yapılmış. Fevkalade bir teknik olmasa da geniş kullanım alanı, özgün cumba tarzı, dar pencereleriyle aynı özellikleri sergiliyor. Giriş kapısı geniş bir sofaya açılıyor, diğer odaların tamamına da aynı sofadan giriliyor. Sağ taraf muhtemelen harem olarak kullanılıyordu çünkü mutfak ve kiler bu tarafta. Eve sol taraftan ikinci bir giriş bulunmakta. Çıkış kapısının sağında bir başka oda Haçeş olarak kullanılmış olmalı. Onun dışında evi samanlık ve depo gibi diğer müştemilatlar tamamlıyor. Ahır ise alt katta ve girişi ters yönde.

Çerkesçe adı Hakuçhable olan Hamamözü'nün sakinleri Çanakkale Biga'da Kahvetepe adlı Çerkes köyünün adının da Hakuçhable olduğundan haberdar değil. Köyün kurucuları sürgünde Tuapse'den ayrılmış olan Kuipl, Huşt, Khurum gibi Şapsığ aileleri. Sürgün sonrası önce Çarşamba'da iskan edilmiş, daha sonra Gümüşhacıköylü toprak ağalarının şahsi mülkü olan bu geniş araziyi satın alarak altmış hanelik bir köy kurmuşlar. Çevrede Göçeri, Hamdiköy, Yeşilpınar gibi başka Çerkes köyleri de mevcut fakat bu köyler Besniy, Mehoş ve Abzah ailelerin mekan tuttuğu yerler.

Birinci Dünya Savaşı'nda bu çevreden savaşa gitmiş olan yüzün üzerindeki gencin acısı halkın hafızasında hala taptaze. Doksan yaşındaki Khurum Naciye Nine babasının kendisi on beş günlükken savaşa gittiğini ve üç amcasıyla birlikte cephede kaldığını söylüyor ve bu yıllarda köy halkının çok büyük sıkıntılar çektiğini, civardaki büyük ağaçların kesilip yakıldığını, yaş dengesi olmayan evlilikler yapıldığını söylüyor. Hemen ardından kurtuluş savaşı için köyden çıkan on sekiz gençten sadece ikisi geri dönebilmiş. Bu nedenle her aile iki nesil öncesi gençlerini bağrından koparıp bilinmedik coğrafyalara göndermiş. Aklıma bir süre önce Yalova Güney köyde gördüğüm fotoğraf geliyor. Çanakkale müdafaası için Güneyköy'den gönüllü olarak üç yüz kişi savaşa gider ve Bursa'da toplu olarak kar altında resim çektirirler. Yazık ki bu üç yüz gönüllüden sadece bir kaçı geri dönecek kadar şanslıdır.

Oturduğumuz çay bahçesinde kulağıma Çerkesçe sohbetler geliyor. Sağımdaki masada oturan ihtiyarlar bir başkasının tarlasındaki mısırları çalmaktan bahsediyorlar. Önümdeki masada birkaç kişi üniversiteye giden gençlerine burs vermekten bahsediyor. " Memleket darda" diyor birisi. "Her tarafı kurtlar sarmış ve bu sefer de ancak Çerkesler kurtarabilir Türkiye'yi."
Gülümsüyorum.

Maillerime bakmak için girdiğim internet odasında küçük çocuklar bir Kafkas kanalında yaşıtlarıyla chat yapıyorlar. Adları Canberk, Canbolat gibi Çerkeslik çağrıştıran bu çocukları görünce geleceğin kapkara olmadığı düşüncesi doğuyor kafamda. Gelen maillerin konusu da Çerkesçe eğitim. Sembolik de olsa bir okulun açılması, çocuklarımızın Çerkesçe eğitim görmesi istekleri sıralanıyor. Akılcı teklifler, uzakgörüşlü düşünceler var. Başlangıçta ütopya gibi gelse de içinde bulunduğum ortamdan olsa gerek "galiba olabilir" diye geçiriyorum kafamdan.
Türkiye'deki Çerkes diasporası bizim içinde büyüdüğümüz, farklı bölgelerden gelip İstanbul'da bölük pörçük kültürel öğelere sarılmış cemaat sosyal yapısına bile ulaşamamış gruplardan ibaret değil. Yıllardır Anadolu'yu her görüşümde istisnai kabul edilemeyecek canlılığa sahip Çerkes köyleri bende çok sağlam bir şekilde kültürel kimliğin korunduğu düşüncesini oluşturuyor. Fevkalade bir sosyal hareketlilik olmazsa Çerkes kültürünün birkaç kuşak daha varlığını hissettirmesi mümkün. Bu da ulusal kimliğin en önemli öğesi olan dilin korunmasına, yaşatılmasına bağlı.

Göçeri köyü ise Hamamözü'ne beş kilometre ilerde bir Besniy köyü. Sabah akşam Çerkes mutfağına has lezzetler tadıyoruz. Bizim "poy" dediğimiz baharata "hoben" adı veriliyor, ceviz içi, sarımsak ve kişnişin benzersiz uyumu, "mamırsa" ve "kedşips"le birlikte farklılığımızı damak tadımızda da ortaya koyuyor. Akşamları evin önündeki yar başına kurulu küçük parkta köy delikanlılarının çaldığı mısırlar pişiriliyor, komşu kadınların getirdiği şelameler yeniyor, semaver çayı, mızıka sesi ve oyunlar... Kimileri için tatil deniz kum ve yaz aşklarından ibaret. Belki yaşadığım yer bir yazlık mesire yeri olduğu için bence tatil bir Çerkes köyünde geçirilmeli. En karşılıksız, en içten, en pazarlıksız ve en ölçülü insani ilişkiler tadılmalı. Akordeon sesi, rüzgar sesi, su sesi, bir de cırcır böceklerinin sesi olmalı tatilde. Gördüğünüz her yere uzanıp karşılaştığınız her insanla bir anda hemhal olmanın tadına varmalısınız. Köyünde bizi büyük bir konukseverlikle ağırlayan Habibe Hanım'a, Göçeri gençlerine, Şahnur nineye, Hamamözü gençlerine, Cumhur Aydın'a teşekkürler.

 

11/10/2006

Geçmişten bir anı

 Nasıl Bir Adıge? Nasıl Bir Adıgelik? / Narzan Jaji

 

 

 

 

Duymaya ve algılamaya başladığımdan beri sürekli bu buyruklar;

Vo vu Adıg!

Vu Adıg!...

Adıgeliğini unutma!!.

Adıge gibi ol!.

Adıgegem yemuk!.

Sen Adıgesin!.

Neydi bu Adıgelik? Neydi bu Adıge?!

Annem, babam, anneannem, teyzeler, kuzenler, haydi onlar da Adıge. Onlardan farklı veya onlarda olup benim görmediğim ve bende olması gereken ne vardı? Neydi göremediğim? Niye göremiyordum?!

Ya konu komşuya ne oluyordu? Aaaa... sen Çerkes kızısın, sen başkasın!?

Aaaa... Onlar Çerkes çok başka!?

Büyük kentin küçük mahallesi, küçük insanlar, büyük insanlar, sen başkasın, siz başkasınız...

Doğru, biz evde başka bir dil konuşuyoruz. Misafir gelince fısıltılı buyrukları başka bir dilde alıyoruz. Büyüklerin özel uyarıları yine başka bir dilde...

Okula gidiyorsun, büyüyorsun herkes gibi olmak istiyorsun, olur mu hiç?..

Sen Adıge kızısın unutmaaa!..

Adıgeliğini unutmaaa!.

Kendin gibi ol!..

Herkes gibi olamassın!

İyi güzel de kim gibi? Ne gibi? Nasıl?!

Koca kent arada bul.

Sonra sorgulamaya başlıyorsun. Gözlüyorsun, birde ne görüyorsun? Çok önemli bir emanet var, anneannenden, anneannenin annesinin çeyizinden, annenin çeyizinde, teyzenin çeyizinde... ama çok gizli, görmek istiyorsun göremiyorsun, dokunamıyorsun, tadamıyorsun.

Ah! Bir ulaşsam, bir ucundan tatsam, koklasam, ama neredeee..?! O kadar kolay mı?

Çok özel günlerde, bayramlarda, düğünlerde, bazen her gün çok yakın olduğunu hissediyorsun ama ulaşamıyorsun. Acaba nereye saklanır? Hangi kilit altında, hangi dolap, hangi sihirli kokulu samanlıkta?...

Evet yıllar böyle geçti, böyle geçiyor. 130 küsür yıllık kutsal emanet çeyiz bana böyle devredildi. Çok özel çok değerli, değer biçilmez.

Çoklukla övgü dolu, ayrıcalık yaratan bir özellikti bu çeyize sahip olmak. Ama taşıyabilmek koruyabilmek ve kızıma devredebilmek, eksiltmeden incitmeden. Öyle ağır, öyle zor ki...

Neydi? Nasıldı? Ben hala göremedim, duyamadım, tadamadım, koklayamadım ki!

O kadar da değil ucundan tadına baktım. Çok Adıge köylerine, çok derneklere gittim, onlarla yoğun yaşadım. Başkaları çeyizlerini kullanıyor mu? Görür müyüm diye... nerdeeee? herkesin benden farkı yok ama farkında değiller.

İlk gençlik yıllarımda bunaldım, bu çeyizi kullanmaya karar verdim. Rahatladım. Sandıklardan, dolaplardan bulup çıkardım, umutlandım. Heyecanla, coşkuyla tüm benliğimle sarıldım, ama bedenime uymadı. Yıllarım onu bedenime uydurma uğraşıyla geçti. Bazen onu didikledim, bazen kendimi...

Şimdi kızıma emanet edeceğim, oğluma emanet edeceğim. Hiç değilse küf kokmuyor. Benim bedenimde biraz şekillendi, gün yüzüne çıktı. Biraz aykırı, biraz asi, biraz ne biçim yargılarıyla bu güne kadar taşıdım ve taşıyacağım...

Kaygılarım beni eziyor. Ben tam bedenime oturtamadım ki! Kızım, oğlum ne yapsın? Mazeretler, öykünmeler sonu yok.

Kızıma, oğluma uyan, kızlarıma, oğullarıma uyan, bana, sana, eşime uyan, sandıklara, dolaplara saklanmayan, aksesuar olmayan, utanılmayan, korkulmayan, boş övgülerle yüceltip abartılmayan, yaşayan, solunan, tadılan, bu güne uyan bir Adıge ve Adıgelik istiyorum.

Gelin beraber arayalım! Belki Pınarbaşı?ndaki, Arapçifliği?ndeki, Manyas?taki, Arıkbaşı?ndaki, Yeleme?deki, Alaçam?daki, Göksun?daki, Nalçik?teki, Golan?daki, Amman?daki, Maykop?taki çeyizler dökülür, BU GÜN, BU ÇAĞDA, BU DÜNYADA, BİRLEŞMİŞ MİLLETLERDE! giyilecek, tadılacak, YAŞANACAK bir Adıge ve Adıgelik bulunur.

 

 

11/10/2006

Tarihten bir anı

SIMIHA ORHAN ALPARSLAN

İstanbul da bir hurdalıkta, küflü bir kitap enkazının arasında, nicedir bilinmez orada olduğu, üç beş eski tip teksir sayfasından oluşan fransızca metin hasbelkader, bulduğumuz bu paha biçilmez belge, ola ki yazıya geçirildiğinden bu yana ilk kez bu yayınla gün ışığına çıkmış oluyor.

Fransızcadan türkçeye ilk aktaran Sımıha Orhan Alparslan

Bildirileştirerek 1937/Paris İlk Dünya Folklor Konferansı?na kendi kişisel çabalarıyla sunan(veya sunmak için hazırlayan) merhum Adiğe Bilge Aytek Namıtok ve otantik ağızlardan çok titiz bir çalışmayla derleyip büyük bir özenle Fransızca ya çeviren Adiğe şairi rahmetli Melek Hunç.

Geçtiğimiz yüzyılın sonlarına kadar uzanan ta antikitenin de çok daha ötesinden geliyor olma olasılığı dahi oldukça yüksek bir adiğe geleneğidir, az buçuk dikkatli gözlere takılmadan edemeyegelmiştir;TILEY

Ne genelde ne dar anlamdaki bilimsel edebiyatın hiçbir türünde, hala da onay almamış olmakla birlikte, bilim dünyasının neredeyse topyekun ve büyük ölçüde günümüzde bile cahili bulunduğu bir anahtar uygarlığın anaç koordinatlarını ele verebilecek nicelikteki bu gizemli olduğu kadar da çok çarpıcı geleneği, ?Çok Geç?ten hayli sonra da olsa dünya geneli açısından ?Aşırı Geç?in az öncesinde olsun diye şöyle bir gün ışığına sermeyi artık kendimize iyiden iyiye farz olmuş sayarız.

Düşmanın katı, ezici ve ısrarlı saldırıları karşısında halkın yeterli etkinlikte direnememesi olasılığından derin endişeye düşüldüğü durumlarda, kim olduğu veya olacağı önceden bilinmeyen, bu gidişle olabileceklerden derin kaygı duyan herhangi bir adiğe genci, kendi kendisiyle derinden derine bir iç hesaplaşama sonucu hem kendisi, hem halkı ve de vatanının yüksek onuru, özgürlük ve bağımsızlığı uğruna tam bilinçli ve pürüzsüz bir gönüllülükle kendini ölüme adardı. Tanımlamadaki ?herhangi bir Adıge genci? kavramını değerlendirmede Adığelerin kast sistemi göz önünde bulundurularak, bu gencin genellikle üst tabakalardan bir aileye mensup olduğu anlaşılmalıdır. Ortaya çıkışı ve bunu izleyen durumlarıyla bu adak, bir tür bağımsız adaktır. Şöyle ki, bu kimsenin adanmışlığı, adağın bizzat kendi öz iradesi ve kararı dışında hiç kimseden kaynaklanmaz. Dıştan kimsece şu ya da bu biçim altında ortaya çıkarılmamış, bir ?uç nokta? fedakarlığına tipik bir Kafkasi örnektir söz konusu olan. Bu çıkış, geleneğe göre, çok doğal bir örnek oluşturmalı; cesaretleri canlandırmalı, enerjileri sonuna kadar uyandırmalı; onun duygusunu ötesiz yüksekliğe değin bileğlemeliydi.

İşte bu kesinlik düzeyindeki koşullara uygunluk içinde kendini feda eden bağımsız gönüllüye Adığe?ler, Tıley adını verirlerdi. ?Fazlalık Koç?, ?İtiyadi Koç? gibi etimolojik görünümünün ötesinde, bazı koşullarla ?Kurban? olarak nitelenebilen bir olgudur Tıley. Kavramın kayganca yanından sakınılarak, pratikte Tıley?i ?Fedai? anlamına da alabiliyoruz. Ancak, ?Kurban?, dıştan tayin edilebilirliği, ağır basan dini rengi ve daha çok kişisel dileklerle de sınırlı oluşu gibi nedenlerle Tıley?i tam karşılayamamaktadır.

Durumu olasılıklar karmaşasındaymış görünümünde bırakmamak için toleranssız çevirip ve ödünsüz bir smio-kozmografik analizle buraya konsept düzeyindeki içeriği de eklemeyi tedbirlilik gereği sayıyoruz: ?Tı+Dı+Le+Yı+(Ğ?)? = mükemmel devinim üreten ışın/ışınım(S.O.A)

Tarih öncesi devirlerden yakın zamanlara değin kanıtlı tanıklı Tıley çıkışları olagelmiştir. Tarih bilgisinin ulaşabildiği en uzak antik devirlerden bu yana ne içerik ne de biçim açısından hiç bir değişikliğe uğramadan tekrarlanagelmiş Tıley durumu, çok sade bir dini törenden sonra gerçekleşmiş olurdu. Bu törende Adiğe dünyasının en saygın kişileri(Thamade?leri) tam bir bütünlük içinde hazır bulunurdu. Tıley zorunlu olarak, çarpıcı tonlu kırmızı giysiler giyerdi. Geleneğe tanık olunalı, yani eskiden bu ana hiç değişmemiş bir renkti bu. Hiç istisnasız Adiğe?lerin savaşlarda çok canlı tonda kırmızı giyindikleri bilinmektedir. Daha sonraki devirlerde bu çok canlı tondaki kırmızı giysi geleneği sadece Tıley?e özgü kalmıştır.

Bu özel kırmızı renkteki kumaşa ilk makası, kan bağı yönünden en yakın bir genç kız atardı (ki bu çoğunlukla Tıley?in kız kardeşidir). O andan itibaren Tıley?in gerçek yaşamla tüm bağları kesilmiş olurdu. Bu kumaş Thamade?lerin de eksiksiz hazır bulunduğu büyük bir odanın ortasında bulunan ane?ye (büyük aile sofrası olarak kullanılan masaya) yayılırdı. Daha sonra en yaşlı Thamade Tıley?e altın miğferini, altın işlemeli kırmızı kınında bir kama, altın işlemeli gene kırmızı kınında uzun bir kılıç(gate) ve daha eskilerde bunlara ilaveten bir yay ve ok dolu sadak verirdi.

Bir Tıley hiçbir zaman hiçbir savunma silahı taşımazdı. Fakat en üstün nitelikli saldırı silahlarıyla donatılırdı. Silahları en yaşlı Thamade?den teslim alan Tıley hiç değişmeyen şu sözlerle başlayan bir and içerdi:

?Düşmanın üzerine kılıç gibi keskin

Ok gibi hızlı gideceğim.

Ayaklarımın altında sert toprak

korkudan sarsılabilir

Fakat ben hayır!

Dehşet karşısında gök iki büklüm olabilir ,

Fakat ben hayır!

Gökle yer birbirine katışabilir

Ve daha başkaca birçok imkansızlık mümkün duruma gelebilir.

Fakat ben yoldan asla dönmeyeceğim!?

Çok eski Adığe şarkılarının sık sık anımsattığına göre bu Tıley eylemi, adet edinileli beri pek sıklıkla başvurulmuş bir gelenek olmasa gerek. Tarih biliminin yeterlilikle ulaşmadığı uzun geçmişlerine karşın Adiğelerin kendi onur ve özgürlüklerini korumak için böylesi uç çarelere başvurma durumunda kaldığı anlar oldukça sınırlı sayıda gözükür. Tarih ötelerinden bu yana Adığe?lerin kendilerine özgü savunma sistemleri her türlü saldırıdan korunmada genellikle yeterli olagelmiştir. Ancak çoğu zaman çok eski şarkılarda geçen Tıley?in tanımı kafi belirginlikte olmadığından ve bu geleneğin başlangıcı cari tarih bilgimizin çok ötesine uzandığından başlangıç zamanını tamı tamına söyleyebilmek kimsece mümkün görünmemektedir. Fakat, bizatihi bu imkansızlıklar bile bu geleneğin bir köşesinden çok manidar bir sesle, çok önemli bir şeyler fısıldamaktadırlar; Bir kere Adığe tarihi ve uygarlığının tarihin bilinebilen kadarının çok daha ötelerine taştığı; ikinci olarak da, bu Adığeler ne zamanların kimleri idiyseler, mükemmel savunmalarıyla, ödünsüz yüksek ilkelilikleriyle insanlığın bir zamanlar gerçekten bir altın çağ yaşamış olduğuna dair altın kanıt oluşturdukları gibi ?

Tam başlangıç zamanları konusunda her ne kadar kesin konuşmak mümkün değilse de, daha yakın devirlerde vuku bulmuş Tıley vakalarını konu alan şarkılarda törenin ana çizgilerini yeterli kesinlikte belirlemek için kafi derecede ayrıntı ve ipuçları gözlenebilmektedir. Ve uzun bir süre tanık olunmuş tıley örnekleri arasında, Recep Adejokhe?nin hareketi çarlara karşı bir yüzyıl boyu verilen savaşlarda iz bırakıcı bir ibret konusu ve yüksek bir vatanperverlik örneğidir Adığelerin indinde. Antik Yunan?daki Gordos?un ve Romenler için Cirtius ve Decius?ların olduğu gibi.

Bize burada Tıley töreninin kesin çizgilerini tam bir açıklıkla ortaya koyma olanağı sağlayan, Recep Adejokhe?nin fedakarlık öyküsüdür. Bu öykü de, bir gün uygun bir yer ve zamanda yayınlatılmak amacıyla bizzat Adiğe şairi Malek Gunçebağ tarafından Fransızca?ya çevrilmiştir.

Diğer taraftan belirtmeliyiz ki, Tıley?in eylemi hiçbir zaman Japonlarda olduğu gibi vatani bir intihar anlamına gelmez. Ayrıca burada da dinsel bir kurban olayı söz konusu değildir. Tıley?in akti, kendisiyle kutsadığı veya kutsallık düzeyinde yüksek değer atfettiği varlıklar arasındaki ikili bir akittir. Zaman, mekan ve toplum içinde insanın kendisini kendisi eden onur, özgürlük ve vatanperverlik anlayışının fedaiden talep ettiği bir yüce davranıştır Tıley?inkisi. Özetle, Tıley ?in akti genel anlamda bile, insanı insan eden bu üç yüksek değerin bir gün yeri geldiğinde bir ağızdan talep etme durumunda kaldıkları fedakarlığın büyük bir gönüllükle karşılanışıdır.

Tıley?in andı hiçbir şekilde doğaüstü güçleri konu etmiyor. Yani, tehlike karşısında halk adına Tanrılardan imdat dileme söz konusu değildir. Tıley?in eylemi yalnızca yüksek düzeyli ahlaki değer eylemi olup tasavvufi bir yanı yoktur. Yani herhangi bir dinsel coşku ürünü sayılabilmesi mümkün değildir. Buna karşın görünüşe bir erkek kahramanlığı hakimdir. Özde de derinlikli bir inanç söz konusudur. Yeterince açıktır ki Tıley?in başlıca güven kaynağı doğrudan doğruya kendine olan özgüveni, özgücü ve öz varlığıyla, halkının cesaret durumudur.

Bu irdeleme ve sergilemenin hemen ardından eklemek, zaten neredeyse, zorunludur ki, Adığe geleneği baştan sona, genelinde de özelinde de, -sivil veya resmi, bireysel, ailevi veya toplumsal düzlemde- herhangi bir tür otoritenin istemi, kararı veya buyruğuyla ya da doğruca ?devlet?sel nedenlerle insanın konu edildiği bir kurban çeşidi tanımamaktadır. Diğer taraftan, sözünü etmekte olduğumuz fedai türünün hayatta kaldığı da vaki değildir.

Başka uygarlıklarda bu tuhaf kuruma benzer örnekler aranacak olursa, eski Yunanlılarda Kordos ve Roma Adağı ilk düşünülebilecek yakın örneklerdir.

Efsanelerin yansıttıkları değişik durumlar bir yana bırakılırsa geriye Kordos sınırlı tek bir örnek olarak kalmaktadır.

Roma Adağı?na gelince, burada da, düzenli olarak uygulanması açısından bir sınırlılık vardır. Sayılabilecek üç başlıca örnekten biri yalnızca (efsaneye göre) Sirtius?un beyaz bir savaş atının üzerinde kendisini uçuruma salması, ikincisi Allia Savaşı?ndan sonra yaşlıların kendilerini feda etmeleri, (ki bunun asılsız olma olasılığı da varsayılmışıtr bilimce). Sonuç olarak üzerinde durulabilecek örnek üçüncüsü olup, o da 340 yılında Desius ve Oğlu?nun vatan için hayatlarına kıymaları. (Tit Live; Valeri Maksim. Çiçeron)

Roma Adağı?nın Adığe?lerinki ile doğal yapısı ve güttüğü amaç yönünden bir benzerlik göstermesine karşın, ahlaki, dinsel ve hukuki açılardan ciddi farklılıklar göstermektedir:

Romen Kurbanı; tayin edilir veya kendi kendini tayin edebilir.

Roma kurbanında dinsel ve büyüsel yön ağır basar.

Kurbanla cehennem zebanileri arasında bir anlaşmadır.

Kurban adayı, bu kişiyi gözden çıkaranlarca öldürülmelidir. Ölmemesi halinde akit geçersiz kalır, bu da bir dizi hukuki sonuç doğurur. ?yaşam haklarında kısılmalarla sonuçlanan ceza-

Atanan bir kurbanın yerini bir diğer gönüllü alabilir.

Adığe Tıley?inde bu hallerden hiç birine rastlanmaz.

Bununla birlikte farklar daha çok biçim açısından göze çarpmaktadır. Bundan bir sonuç çıkıyor ki, başlangıçta aynı nitelik ve nicelikte olan fakat farklı tarih, coğrafya ve zaman etkenleriyle değişik gelişim düzeylerinde görülen, ama özde bir ve aynı olan bir olay söz konusudur.

Burada inceleme konusu ettiğimiz Adığe Adağı doğrudan doğruya tanıyabildiğimiz biçimdir. Yani modern çağlardaki durumudur. Başlangıçta Romalılarınki ile aynı olmadığı kesin olarak söylenemez.

Salı/24 Ağustos 1937

Aytek Namitok

Kendi halinde, ocak başında altın işlemesiyle meşgul genç kız, çelik namlunun sert kapıya vurulmasından çıkan keskin sesle yerinden sıçradı. Sonuna kadar açılan konuk kapısıda dik vücutlu, uzun boylu bir savaşcı belirdi. Sivri tepeli miğferindeki yarı erimiş kar kütlecikleri aşağı kayıp pervazdan damlıyordu. Gümüş grisi gür bıyıkları sarkıtçıklar halinde buz tutmuşlardı. Göğsünde bir gümüş kancayla kenetli geniş omuzlu yamçısını biraz yana kaydırdı, silahlı sağ elini ve fişekliğinin bir bölümünü açığa çıkarttı. Kapı çerçevesinin iki yanında kalan aralıklardan dışarısı görülebiliyordu. Saz damlı beyaz evlerle çevrili geniş avluya bazı pencerelerden göz kırpar gibi yansıyan zayıf ışık hüzmeleri dökülüyordu. Açık cümle kapısından içeri bir atlı grubu girdi. Önden, omuzlarında ne olduğu seçilemeyen bir yük ile kare düzeni içinde dört atlı ilerledi. Bunların hemen ardından eğeri boş bir at geliyordu. Daha gerilerde, henüz eve ulaşmamış, tek sıra halinde bir dizi siyah atlı yaklaşıyordu. Yokuş yukarı çıkıyorlardı. Derin kara, bata çıka ilerleyen atların ayaklarından yayılan soluk gıcırtı insana tuhaf bir ürperti veriyordu. Eve önce, önden gelen dörtlü girdi. Uçlarında birer savaşçının tuttuğu iki tüfek arasında beşik biçimde gerili büyük yamçının üzerinde, alev rengi kırmızı giysili bir genç yatıyordu. Hafifç yana kaynış miğferinin altından, kan pıhtılarının şakaklarına yapıştırdığı sarı saçları parlıyordu. Gözler açık fakat gözbebekleri hafif içeri dönmüştü. Iki eli hala kamasının kabzasına yapışıktı. Kırmızı meşin çizmeler dizlere kadar çekili, altın işlemeli kırmızı kınında bulunan uzun kılıcı yanı başında duruyordu. Kusursuz bir genç kız yüzü kadar taze bu henüz sakalsız yüz, şuurlu bir yaratığın kesin bir ölüme yüce bir güçle göğüs gerişinin ifadesini korumaktaydı hala. Hemen odanın ortasına serilen yatağın üzerine uzatıldı. Bu arada yetişen diğer savaşçılar, atlarını yamçılarıyla örtüp, kaşla göz arası bir çeviklikle, dizginleri, avlu ortasında bu iş için özel olarak çakılı dev kuru ağacın budaklarına taktılar. Sivri miğferleri başlarında ve silahlı olarak yatağı çember örneği çevirip, kabzalarını yere dayalı uzun tüfeklerine tutunmuş durumda korkunç ve yumuşak bir bekleyişe geçtiler. Bunların karşısında bereleri altın işlemeli genç kızlar ikinci bir dizi oluşturdu. Demir halkalı bir paçavra meşale, baca başından odaya kan rengi dalga dalga gür bir ışık saçıyordu. Avluda, atlar huzursuzluk içindeydiler. Kölehaneden ve onun komşu evlerinden aradaki mesafenin yarı boğuklaştırdığı dibek sesleri sürekli duyuluyordu. Savaşın devam etmekte olduğu anlamını taşıyan bu sağır seslerin kaçınılmaz etkisiyle, savaşçıların burun kanatları kopacakmışcasına inip kalkıyordu. Cepheye sürekli barut gerekti. Aile ocağında barut hazırlayan kadınların savaşı, aralıksız sürmekteydi.

Kısa bir süre sonra içeri bir kadın girdi. Çember, bir yerinden hafifçe açılıp, yatağa yaklaşması için ona yol verdi. Bu, orada yatan gencin anasıydı. Uzun boylu ve dimdikti. Telaşsız bir yüzü ve antik tanrıça heykellerine özgü bir burnu vardı. Koyu renkli bir tül, oval yüzünü çevreledikten sonra sol omuzunda yumuşak bir düğüm oluşturup, topuklarına dek süzülüyordu. Dudakları mutad tebesümünü, kaşları yay şeklini koruyordu. Güzel yüzünde herhangi bir heyecan belitisini açığa vurabilecek en ufak bir gerilim izi sezilmiyordu.

Cenazeye yaklaştı ve yumuşak, şakacı bir tonla; ?Ah oğlum, bu küçücük çocuk haliyle böylesine şerefli bir töreni hakedecek ne yaptın?? diye konuştu

Gerçekten Adiğe ileri gelenlerinin en ileri gelenleri eksiksiz hazır bulunuyordu naaşın başında. Olanca gücünü kullanmasına rağmen yeğeni yolundan döndüremeyen amca??.. Destanlara özgü mertlikleriyle ünlü prens??.. Küçükpaşa, ardından sayısız kahramanlık ve aşk şarkıları bestelemiş şık savaşcı??, kısaca, şu ana kadar hiçbir gücün karşısında eğilmemiş o dimdik ve bembeyaz başlar, bu yüce ölümün karşısında sıradan bükülmüş duruyorlardı. Prens??.. saygıyla ileri bir adım atıp, metin anaya şu cevabı verdi:

???., oğlun bütün konularda bizi geçti. Bize ancak kendisine refaket etme şerefi kaldı.?

Anne aynı soğukkanlılık ve sadelikle eğilip oğlunu gözlerinden öptü, çenesini kavuşturdu, kama ve kılıcını göğsünün üzerine çapraz olarak koydu, oğlunu son kez alnından öpüp odadan çıktı.

Diğer ölüm olaylarında olduğu gibi köy bu kez, kadın çığlıklarıyla çınlamadı. Zira gelenekte düşmanla savaşırken ölene ağlamak yoktu. Abla ve bacılar bu kurula saygılı kalmak için canlarını dişlerine takmış, kıyasıya dudaklarını ısırıyorlardı. Ve diğer evlerden koro halinde aralıksız duyulan dibek sesleri, barut hazırlıkalrını ve savaşın devam etmekte olduğunu bir an olsun kimseye unutturmuyordu.

II. BÖLÜM

Vatan için gönüllü olarak en önde ölmüş olan savaşçıyı kırmızı elbiselerle giydirmek ve Tıley adını vermek Adiğeler?de ancak bir gelenek olarak görülür. Kendini böyle ölüme adayan bir kimse, olağanüstü ciddi bir Thamate heyetinin hazır bulunduğu fakat sade bir dini tören sırasında sözleri en eski antikite devirlerden beri aynı kalmış bir ant içerdi. Bu arada gönüllünün en yakın kan hısımlarından bir genç kız (ki bu çoğunlukla bir kız kardeştir) biçilmek üzere ortaya konan kırmızı kumaşa ilk makası atardı. Tıley?e özgü silahları da kendisine beş Thamate kuşandırırdı. Altın nakışlı bir kama, üzeri yine altın işlemeli kırmızı deri kınında uzun bir kılıç, sivri tepeli altın kaplamalı bir miğfer ve daha eski devirlerde bunlardan başka yay ile içi ok dolu sadak Tıley?e verilen başlıca saldırı silahlarıydı. Ayrıca savunma silahı verilmezdi ve Tıley hiçbir zaman geri dönmezdi. Kırmızı kumaşa vurulan ilk makasla, bu kişiyi yaşama bağlayan tüm bağlar kesilmiş sayılırdı.

Küçük prens, !!.. Recep ürpertili, neşeyle parıldayan bu kırmızı giysilere bürünmeden önce uzun uzun düşünmüştü. Çepeçevre, her tarafta, her şey kıyasıya yerle bir oluyordu. Civar köylerden göklere çılgın alevler yükseliyordu. Bu haliyle, vahşi bir törende birer paçavra gibiydiler. Ormanlar cayır cayır yanıyordu. Bu arada defalarca bir zamanların asırlık, ağaçları göklere uzanan alevli dallarıyla adeta evrenden umutsuzca imdat diliyor, çok geçmeden de dayanılmaz bir çatırtıyla ateş tufanına bir bir pes ediyordu. Recep seyirci kaldığı bir dizi olayın ardından babasını da kaybetmişti. Ve bütün bunların üstüne son ölüm kalım toplantılarında, Prens Kangot tüm meclise hitaben haykırmıştı:

?Sizler Kabardey gururunuz uğruna gücünüzün kat kat üstündeki umutsuz bir savaşı uzatmakta hala inat edyorsunuz. Karşısında bir sonsuz boyutlara sahip dev bir imparatorluk var. Düşüreceğiz bir alayın yerine ellisi gelecek ve hepiniz yok edileceksiniz!?

Ve diğer erkekler hep birden ayağa kalkıp hep bir ağızdan; ?silahlarımız ellerimizde olarak, ayakta öleceğiz. Kimse düşmanın önünde dizleri üzerinde yaşamak istemiyor.?

İçten içe bütün karşıt çabasına rağmen Küçük Prens, ruhunun ta derinlerinde düşmanın boyunduruğuna düşme olasılığını fısıldayan kahredici bir esinti sezmeye başlamıştı. Bu düşünce onun körpe beynini acı acı sızlatıyor, damarlarındaki özgür ata kanını ölçüsüz bir isyanla alevliyordu. Yaşlı Kangot?un uyarı sesi ve diğerlerinin karşı haykırışları genç yüreğinde kıyasıya çarpışıyor, tüm benliği anlatılmaz bir acı ile kıvranıyordu.

Sonunda kalktı, biraz dolaşmak için ormana gitti. Bir asırlık bir ağacın altında duraladı. Yerleri okşadı. Nazik elinin toprağı titrettiğni hissediyordu. Böylece hayli dolaştı. Vaktiyle ataları için kutsal bir varlık olan antik bir meşe ağacının altında, eğreti otlarından kendine bir yatak yapıp üzerine uzandı. Tüm geceyi orda geçirdi.

Bir ara kutsal ağacın büklüm büklüm dalları küçük prensin üzerine eğildiler. Alev alev yanan alınını okşayarak, yumuşak bir dille ona seslendiler: Küçük Prens söyleneni çok iyi anladı.

Şafakta, dudaklarında tuhaf bir tebessümle iki kız kardeşinin kendisine doğru geldiklerini gördü. İkisini de muhabettle kolları arsına aldı, heyecanlı bir sesle konuştu:

?Şimdi bana bir Tıley elbisesi gerek.?

Bu söz üzerine, iki kızkardeş de küçük prensin ayakları dibine yığıldılar. Sesleri sedaları kesildi. Aynı anda ruhları önüne geçilmez bir matem duygusunun baskınına uğramıştı. İri, şaşkın gözlerinde çaresizlik parıldıyordu.

Anne etkisiz kalacağını bilerek hiç bir şey dememişti. Fakat amca??. böyle bir şeye kesinlikle razı olmak istemiyordu. Vaktiyle onbeş yaşında silaha sarılıp, elli yıl vatanı ve özgürlüğü için savaşmayı çok doğal bulmuştu, ama şimdi neslinin son kuşağının da söndüğünü görmek, ona belirli belirsiz bir hiçlik duygusuna eşdeğer bir dehşet veriyordu. ??., kısa boylu, ince yapılı, esmer, karagözlü, genç bakışlı bir ihtiyardı. Kısa ve düzgün kesilmiş bembeyaz sakalı yüzünü alttan gün ışıklı bir hilal gibi çevreliyordu. Yerinde duramıyor, huzursuzluk içinde kıvranıyordu. Yeğenini çağırıp hiddetle haykırdı.

?Recep demek sen, şu dün doğmuş bebek, biz Thamedelerin önünde savaşa gidecek kadar büyümüş sanıyorsun kendini.?

Ve daha sonra otoriter bir jestle emretmişti:

?Yerine dön ve sıranı bekle, anlaşıldı mı??

Küçük Prenste, gözler saygıyla öne eğik yüzünde sanki bu dünyaya ait olmayan bir ışık hüzmesi, hiçbir söz etmeksizin bir adım bile geri çekilmeden orada kaldı. İhtiyarın yüzünü, ürperten bir solgunluk kapladı, başı eğildi.

Basık tavanlı geniş odanın kat çıplaklığı içinde, en yaşlılar dahi, tek çizgi halinde dizilmiş olarak thamadelerin tümü hazırdılar. Uzun yaşamın binbir güçlüğü karşısında başlar hala dimdik, fakat sakallar bembeyazdı. Gözler soğuk bir onur tabakasıyla kaplıydı ve herbiri yıllar yılı derinlemesine yığılmış binbir meşakkati uzaklardan yansıtan birer dünya gibiydiler. Aktoprak badanalı bembeyaz duvarlar paha biçilmez silahlarla kaplıydı. Ayaklarının altında ne bir halı nede bir hasır, yalnızca pekişik toprak vardı. Ateşsiz bacadan içeriye ocağın küllerini hafifçe kımıldatan bir rüzgar esiyor, camsız dar bir pencereden de çok az ışık girebiliyordu. Odanın ortasında büyük masanın üstünde taze kan rengi bir kumaş yayılı duruyor, küçük prenseslerden daha büyükçe olanı kardeşinin yanı başında dikiliyordu.

Küçük prens, yaşlı Thamadenin uzattığı silahlara doğru uzandı, yumuşak fakat kararlı bir sesle andını içti.

?Düşman üzerine, kılıç gibi keskin, ok gibi hızlı gideceğim. Ayaklarımın altındaki sert toprak korkudan titreyebilir, fakat ben hayır! Dehşet karşısında gök iki büklüm olabilir fakat ben hayır! İmkansız denen şeyler olabilir, yerle gök birleşebilir, fakat ben yolumdan dönmeyeceğim.?

Silahlar Thamadenin elinden küçük prense devrolundu. Kızkardeş hafif bir ürpertiden sonra kırmızı kumaşı biçmeye koyuldu.

Ertesi gün, cepheye doğru rüzgar gibi ilerleyen siyah kitlenin elli metre önünde, bembeyaz atının üstünde alabildiğine mutlu, olağanüstü göz alıcı Küçük Prens, dolu dizgin edebiyet yoluna düştü.

Düşman saflarının ta içlerine dalmış, savaş dumanları arasında şimşek örneği zigzaglar çizerek ilerleyen kırmızı noktayı, yaşlı?? olanca gücüyle izlemeye çalışıyordu. Bütün hatlar boyunca, gırtlak gırtlağa acımasızca boğuşuluyordu. Tarih böylesine vahşi, bu denli umutsuz bir göğüs göğüse bir savaşa tanık olmamıştı.

Her yanını çepecevre sarmış ve kendisini adım adım ve nefes nefese izleyen ölümü tınmıyordu ihtiyar artık. Ele avuca gelmez hayal örneği, kıran kırana savaşları yarıp geçerek ilerliyordu. Yeğeninin yüksekten gelen sesi onu çağırıyordu çünkü. Nihayet Recep?i, toz duman bulutlarının ötesinde yukarlardan aşağı bakar durumda gördü. Zavallı körpe vücut, bir grup Kazağın süngüleri ucunda ğöğe kaldırılmıştı. Artık ölümle buluşmuş yüzünü solgun bir tebessüm aydınlatıyordu. Bembeyaz kesilmiş dudaklarından son olarak şu bir kaç söz döküldü:

Ey amcam! Sen ki benden onca yaş fazla yaşadın, hiç bu kadar yükseğe çıktığın olmuş muydu?

10/10/2006

ADİĞE BAYRAĞI

Adığe Bayrağı'nın Tarihçesi / İzzet Aydemir

 

 

 

 

Adığeler, bu arada tüm Kuzey Kafkasyalılar, 19. yüzyıl başlarına kadar milli bir bayraktan yoksun ve bir devlet anlayışına sahip olmadan yaşamlarını sürdürdüler. Ancak, eski zamanlardan beri bayrak niteliği taşımamakla birlikte her kabile ve aile çeşitli renk ve biçimlerde bezden yapılmış değişik flamalara yaşamlarında yer veriyorlardı. Özellikle düğünlerde ve at yarışlarında, derece alan delikanlılara, ödül olarak verilmek üzere, genç kızlar kendilerinin hazırladıkları bu flamaları armağan ediyorlardı. Büyük yarışmalarda ise bu ödüllere ilaveten her kabile başkanı, o kabileyi temsilen derece alan gençlere, kendi sembolleri olan flamayı veriyorlardı. Sürgün sonrası Anadolu'ya yerleşen Çerkes ailelerinin kızlarının pek çoğunda, o günlerin anısına dikilmiş bu tip flamalar yıllar boyu sandıklarda saklanmış, hatta bu yüzden 1920'li yıllardan sonra gizledikleri bu flamalar yüzünden, dönemin yöneticileri tarafından , "Çerkes Bayrağı taşımak, Çerkesçilik yapmak" suçlamalarıyla çeşitli baskılara maruz kalmışlardı.

Adığelerin ilk bayrakları hakkında somut ve yazılı hiçbir belgeye rastlanamıyor. Bu konuda 19. yüzyıl başlarından itibaren Avrupalıların, genellikle, İngilizlerin ortaya koydukları bazı yazılı belgelerden bilgi ediniyoruz. Diplomat, tüccar, yazar, gezgin ve hatta ajan olarak Kafkasya'ya gönderilen kişilerin Çerkesler hakkında yazdıkları eserlerde, Adığe Bayrağı hakkında da bilgilere rastlıyoruz. Bazı kitapların kapaklarında yer alan Adığe Bayrağı'nın önceleri 7 yıldızlı, daha sonraları da 9 yıldızlı olanlarına rastlanıyor. Bayrağın rengi yeşil ve üzerine serpiştirilen yıldızlar da sarı renkli olarak belirtiliyor ki bayraklarda ortak taraf bunlar. Fakat bu bayrakların hangi kabileyi veya kabileleri temsil ettiği ve de hangi tarihte kullanıldığı belirtilmemiş. 1830'lu yıllardan sonradır ki Adığe Bayrağı'nın doğuşuna ait detaylı bilgilere erişebiliyoruz. İngiliz politikacılarından, fakat o dönemde küçük bir devlet memuru olan, gerçek bir Çerkes dostu David Urquhart; İngiltere hükümetinin de yardım ve isteklendirilmesi sonucu 1834 yılının Haziran ayında Kafkasya'ya gelir. Amacı Çerkesleri tanımak, gerekirse ve mümkün olduğu nispette Çerkeslerin Ruslara karşı sürdürdüğü özgürlük savaşımında onlara politik ve somut askeri yardımları sağlamada yardımcı olmaktadır. Tsemez (Novorosiski) de karaya çıkan, oradan da Anapa'ya giden Urquhart, Adığeler tarafından çok büyük bir ilgi ve sevgi gösterisiyle karşılanır. Anapa'da onuruna düzenlenen bir kurultayda -ki bu kurultay Aguy ovasında düzenlenmişti- tüm Çerkeslere seslenerek, Ruslara karşı başarılı olmak için tek bir bayrak altında, Çerkes birliğinin kesinlikle kurulmasının gerekliliğini önerir. Urquhart bayrağın rengi, amblemi vs. hakkında Çerkeslere bilgi aktardığını, sonradan yazdığı anılarında dile getirir. Bu arada o dönemde Adığelerin lideri durumunda olan Zaniko Sefer beyin de onayı ile 12 kabileyi temsilen 12 kişilik geçici bir hükümet kurulur.

Urquhart'ın Kafkasya'dan ayrılmasından 3 yıl sonra 6 Mayıs 1837 tarihinde, bu kez, yine İngiliz S. James Bell ve gözlemci Longworth'un hazır bulunduğu ünlü Adhanekum (Adakum, Atakum, Atakhum diye de geçer) kurultayında, ipekten yeşil renkli, siyah iki ok ve üzerinde 10 adet sarı yıldızın yer aldığı Adığe Bayrağı dalgalanmaktadır. Havidko Mensur'un (Havdiko, Havudukue diye de geçer) liderliğinde ve bütün Adığe kabilelerinin temsil edildiği, 1000 delegenin katıldığı bu Adığe tarihinin büyük kurultayında bilinen ilk resmi bayrak budur. İpekten yapılmış yeşil bir yüzey, iki siyah ok ve 10 kabileyi temsil eden 10 adet yıldız. Bundan bir yıl sonra ise 1838 yılında Batı Kafkasya'daki 12 kabile, 3 liderin başkanlığında birleşir ve yeşil yüzey üzerinde 3 siyah ok ve 12 yıldızlı tarihi Adığe Bayrağını milli bayrak olarak kabul ederler. İşte bugün Adığey Cumhuriyeti'nin Maykop'taki Parlamento binasında ve Khabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçık'ta bulunan Khabardey derneğinin binasında dalgalanan bayrak budur.

Adığe Bayrağı'nda yer alan renkler, yıldızlar ve oklara gelince: İpek kumaşın yeşil rengi Kafkasya'nın dağ ve ovalarını; siyah 3 ok dönemin en yetenekli ve ünlü üç ailesini; (bunlar Zaniko, Aytek-iko, Blotoko aileleri idi) siyah renk ise düşmana ölümü, sarı yıldızlar da bütün yaşamları açık havada, kır ve dağlarda geçen ve gökyüzündeki yıldızlara bakarak uyuyan kahramanların yer aldığı 12 bölgeyi temsil ediyordu.

Bu 12 bölge, Natukhay (Nathkoç), Şapsuğ, Abedzah, Ubıh, Bjedugh, Temirgoy, Abhaz, Hatukoy, Mahoş, Besleney, Braki ve Karaçay-Kabardey'den oluşuyordu.

Bu 12 bölgeden Abedzah, Mahoş ve Bjedughlar Ruslarla barış antlaşması imzalamış olduklarından, Kabardey ve Abhazya da Rus işgalinde bulunduğundan birliğe ancak o bölgelerden, diğer Adığe kabileleri arasına sığınanların temsilcileri ile birlik antlaşmasına katılmışlardı. Kabardey'in temsilcisi Beslenyiko Aslan, Abhazya'nın ise Rustem Pe idiler.

Her bölgenin genel kurulları sonucu seçilen delegeleri Zaniko Sefer'in yanında yer alıyor, bunlar arasından da askeri komutanlar, elçiler ve hakimler seçilerek işbaşına getiriliyorlardı. Zaniko Sefer hem genel başkan, hem de dış işleri ile diplomatik çalışmaları yürütüyordu.

KAYNAKÇA

1. Kafkasya Dağlıları, Varşova, Rusça-Türkçe Dergi , A.C. Havjoko , ?Adığe Kahramanları?, 1933.

2. Gn. İ. Berkuk, Tarihte Kafkasya, İstanbul: 1958.

3. Jabağı Baj, Çerkesya'da Sosyal Yaşayış, Ankara: 1969.

4. Dr. Vasfi Güsar, Yeni Kafkas, Dergi, İstanbul, 1957-1962

5. Osman Çelik , İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya, Ankara: 1992.

6. İ. Aydemir, Göç, Ankara:1968.

Havidko Mensur, o dönemin en ünlü üç Adığe reisi arasında yönetim ve askeri alanlarda en önde geleni ve lider durumunda bulunan kişidir. J. Bağ, Çerkesya'da Sosyal Yaşayış, Ankara: 1969, s.121'de genişçe bilgi var.

Kıymetli tarihçi merhum A. Canbek Havjoko 1827'li yıllarda Anapa üzerinde 12 yıldızlı yeşil bayrağın dalgalandığını yazar ki o dönemde henüz Adığeler arasında bir birleşme olmadığı düşüncesiyle bu görüşü yerinde bulmuyoruz. Bak: Kafkasya Dağlıları, Rusça-Türkçe dergi (Varşova), Sayı.49, s.6.

12 bölgeye ait isim listesi bazı yayınlarda değişiktir, fakat araştırmalarımızın en sağlıklısı bu listedir. Örnek olarak İsmail Berkuk merhumun verdiği listedeki isimler şunlardır: Şapsuğ-Nathoç, Abzeh, Kemurgiyev, Barakay, Bjeduğ, Kabardey-Besleney, Hatukuvey, Mahoş, Başılbey, Teberdi, Abhazya ve Ubıh-cih'lerdir.

 

 

« Önceki ::