adigemyimake

26/12/2006

ÇERKESLERDE EFSANELER

ÇERKESLERDE EFSANELER

Her milletin kendine has efsaneleri,hikayeleri vardır.Bu efsaneler milletin en uzak en karanlık devirlerini açıklayan belirten birer ışıktır.

Tarih belgelerinin sustuğu devirler ve zamanlar için kendisine düşen vazifeyi gören ve gösteren bu efsaneler, ağızdan ağıza ecdattan ahfada nakledilerek geçen birer tarih külliyatıdır.

Bu efsaneler tarihi değeri yanısıra aynı zamanda edebi değere de sahip birer mirastır milletler için ,çünkü bu efsanelere bir şahıstan ziyade ait oldukları milletin ruhi temayülleri incelikleri hakimdir,o nedenle efsaneler ait oldukları milletin düşünüşünü umumi zevkini gösteren belgeler olarak kabul edilmektedir aynı zamanda.

Nasıl ki eski Atina ve Ispartalıların şahsiyetini Afrodit ile Aşilde,eski romanın kahramanlığını romus ile Romulüs'te görmek mümkün ise Çerkeslerin zevkini ve zekasını da Veserez'lerde Nart'larda aramak çok yerindedir.

Çerkeslerin düşünce ve hayal güçlerinin sosyal yaşamlarının kahramanlık ve savaşçılıklarının efsaneler ve çerkes hikayeleri üzerinde çok önemli bir etkisi vardır. Çerkes bireyinde mevcut yüksek ahlak,güçlü terbiye ve özgürlük tutkusunun kaynağı buraya dayanır.

Akdenizin köklü yunan medeniyetini kuranların ecdadımız diye ilan ettikleri dokalyon (deucalion) Kafkasyalı bir muhacirdir.

Doğu medeniyetinin öncüleri olan İranlılar Kafkas'ı insanlığın beşiği olarak kabul ederler.

İran menşeli zend-avesta mukaddes rivayetlerinde Kafkastan Guhukaf adıyla bahseder,Elbruz ve Kazbek dağlarını tanrıların yuvası olarak kabul eder.

Doğu aleminde Kafkasya efsaneler diyarıdır. O kadar ki zaman zaman bu efsanelerde gerçek ile hayal birbirine karışmıştır.

Çerkeslerde efsanelerin hikayelerle dayanışması, milli geleneğin kanun diye kutsadığı Xabze'nin koyduğu kuralların birer somut eylem olarak ortaya çıkmasında,fertler arasındaki cemiyet kudret ve hakimiyetinin örneği olan karşılıklı saygının yerleşmesinde belirleyici olmuştur.

Çerkesler,Keltler ve İskitler gibi tanrılarını hep ormanlarda seçerler,duygularının en derinini geçilmez ormanlarda asırlar geçirmiş ağaçlarda bulurlardı.

 Savaşlarını daha çok ormanlarda yaparlar,düşmandan korunmak,sellerde fırtınalardan kendilerini korumak için dağ yamaçlarından çok ormanı tercih ederler,ormandaki ilahlardan medet umarlardı.Bu nedenle ormanlara ve tıpkı ormanlar gibi bahçelerine çok önem verirlerdi.

İlahların bulunduğu ormanlar çerkeslerin mabedi sığınağı ve toplantı yeri olduğu kadar harp meydanı,aşk ve sevda yuvası,hayal ve hatıra yeri idi.Yaprak sesleri,ağaç dallarının uğultusu müziklerinin bir ilham kaynağı idi.

Rüzgarların ormanda çıkarttığı seslere büyük önem verilirdi.Efsanelerin en büyük koruyucusu sihirbazlar ve kahinlerdi.

Ormandaki ağaç seslerinin etkilerini geleceğe kadere bağlayıp gaipten haber verenler bu kahinlerdi.

Çerkeslerde gelecekten haber veren kişilere "agueplh" ,kürek kemiğine bakarak bir kişinin geleceği hakkında bilgi veren kişiye ise "blegueplh" denirdi,bu kişiler sihirbazların kahinlerin en meşhurları idi.

Çerkes - Tatar harplerinde Çerkesyayı Tatar istilasından kurtaran (harabze)adındaki meşhur kahraman kadın,pşı Algeri'nin kızını aramak için ormanlardan geçerken kendisine yol gösteren Ğueşerez idi.

Bleguaplh Çerkeslerin İnsan neslinden olmayıp güneş ışınlarından çıktığını hatta ilk pşı'nın kartal yuvasında doğduğunu söylerdi.

Bu inanış Çerkeslerin ataları olan Hattilerin kartalı saltanat alameti olarak kullanmaları ile çok benzeşmektedir aynı zamanda.

Çerkeslerin Vud dedikleri,cinler ve perilerle irtibat kurarak gizem kazandığına inanılan istediği insanları cinlere çarptırdığına inanılan kişilere vedi denilirdi.Hintlilerin ilim ilahı ve dini kitaplar anlamına gelen veda kelimesi ile çerkeslerin vedi  kelimesi telaffuz ve anlam bakımından birbirinin aynıdır.

kahinler zan ve töhmet altında bulunan bir insana bildiği sırları ifşa ettirmek için iki ateş arasında tutarlar ve ağızlarına köpek ciğeri sıkarak kustururlar ve nihayet güya bildiği sırları yaptığı gizli saklı işleri itiraf ettirirlerdi.

Bu Vedi'ler geceleri (Seberuvassha) peri ormanlarında toplanarak cinlerle görüşürler ve insana nasıl fenalık yapılacağını öğrenilerdi.

Blezırpşı denilen sihirbazlardan biri bu suretle cinlerle görüştükten sonra bir peri ile evlendiği gerekçesi ile kardeşleri tarafından yakalanarak linç edilmişti. Hatximeyacimekoue lebasti adıdaki perinin bir sihirbaz ile evlendiği ve çocukları olduğu rivayet edilir.

Çerkesyada sihirbaz kadınlar mavi renk ile sihir yaparlarmış,buna wuexuaxin diyorlar ki bu da büyülemek manasındadır.

Bunun dışında yılan boynuzu uğurlu kabul ediliridi. Nal dedikleri bu boynuz yılanın yolu üzerindeki mendil üzerinde kalırsa mendil sahibine servet ve saadet getireceğine inanılırmış.

Bunun yanısıra Çerkeslerin yınıjj dedikleri dev cüsseli yaratıkların kemiklerine tesadüf edilirmiş Bu devler hakkında garip ve tuhaf masallar pek çoktur.Bunlar sirip denilen küçük boylu mahluklar tarafından yönetilir yönlendirilirlermiş.Siripler horozlara binerek gezerler farz nehri kıyısındaki içi oyuk taşlarda ikamet ederlermiş.

Çerkeslerin moğol ve kalmuklar hakkında olması çok muhtemel bir hikayeleri vardır..Bu insanlar haşhacul denilen korkunç birer mahluklarmış gözleri ufak,başları köpek başına benzeyen bu insanların ayakları at tırnağı gibi yekpare imiş.Buz üzerinde yürüyemezlermiş Sibiryada ve Çinde rastlanan bu insanlar ellerine geçen insanları yerlermiş,yakaladıkları insanları ceviz ve fındık ambarlarında besler ve semizledikten sonra yerlermiş.Bundan ötürü o tarafa gidenler yakalandıklarında buz tutan nehirlerin üstüne çıkarak kaçar ve kurtulurlarmış.Yuvarlak ve ufak ayaklı Haşhacul'lar buz üzerinde yürüyemedikleri için genellikle avlarını ellerinden kaçırırlarmış.

*zend:Iran'in Islamiyet öncesi resmî dini Mecusîlik'in kurucusu Zerdüst adli bir önderdir.Kitaplari Desatir ve Zend-Avesta diye bilinir.Atese tapma bu dine sonralari girmistir çünkü ates bir Taanri sayilmayip sadece kutsaldir.Sunu da belirtmek gerektir ki Islamî ögretilerle çok benzestigi için buraya giren Müslüman'lar onlari Ehli Kitap (kendilerine kitap verilen) saymislardir.

kaynak :yeni kafkas dergisi yıl 1953

14/11/2006

İKİ YANLIŞ BİR DOĞRU ETMİYOR

Aşağıdaki makaleyi tüm hemşerilerimizin dikkatle okumalarını öneriyoruz. Makale Gürcüstan’da yapılan tarihi saptırma çalışmaları konusundaki yanlışları ortaya koymakta ve uyarmaktadır. Tarihi saptırma uyarıları açısından makale olumludur. Bu uyarılara dikkat çekmek istiyoruz.  Ancak yazar bir yanlışı düzeltirken, kendiside Osmanlı veya Bizans’tan çok önceleri var olan kültürü yok sayıyor. Kafkasya kültürünün tümünü bir Orta Asya Türk veya Osmanlı kültürü haline getirme yanlışına düşüyor. Bize düşen görevler Abhaya ve Osetya üzerinde oynan her türlü oyuna karşı duyarlı olmak, kendi doğru tarihimize sahip çıkmaktır.

 

GÜRCİSTAN, ABHAZYA VE OSETYA'YA KÜLTÜR DAYATMASI

Gürcistan, Kafkasların açık denizlere çıkışı olan tek devletidir. Ancak Gürcistan'ın karmaşık etnik yapısından kaynaklanan sorunlar, onun bu potansiyeli harekete geçirmesi önündeki en önemli engeldir. Tiflis'le Rusya'yı birleştiren ulaşım yolları, Abhazlar ve Osetlerin denetimi altındadır. Bu iki grupla Gürcistan arasında var olan sorunlar biliniyor.

Diğer taraftan ABD açısından bölgenin güvenliği ve istikrarı son derece önemlidir. Çünkü Washington Gürcistan üzerinden geçerek Azerbaycan'dan Türkiye'ye petrol taşıyacak Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattına yüklü yatırımlar yaptı. Gürcü silahlı kuvvetleri de son dönemde ABD'den askeri eğitim ve destek alıyor. Ortadoğu'da işgal siyasetine başvurarak egemenlik kurmaya çalışan ABD emperyalizmi, Kafkaslar ve Orta Asya'da da "Kadife Devrim"ler yoluyla hegemonyasını inşa etmeye girişti. Bu kapsamda, bizzat kendisi tarafından kurulan ''Açık Toplum Enstitüleri'' vasıtasıyla çeşitli etkinlikler göstermeye başladı. Gürcistan'daki ''Gül Devrimi'' olarak adlandırılan ayaklanmada büyük rol oynadığı bilinen özel ''Rustavi-2'' televizyonu ve gençlik örgütlenmesi ''Kmara'' da, bu açıdan bakıldığında, ABD destekli Soros'un yönlendirdiği birçok oluşumdan sadece birkaçını ve en bariz örneğini teşkil ediyor.

Soros Vakfı, bir Kafkas ülkesi olan Gürcistan'ın, Azerbaycan ve diğer Kafkas halkları ile olan kültürel bağlarını koparmak ve ülkede daha rahat hâkimiyet kurmak amacıyla gerçeklerin tamamen çarpıtıldığı bir proje geliştirdi. Soros Vakfı tarafından Nisan 2006 tarihi itibariyle hazırlanan ve halen gerekli partner ve akademisyen kadrosunun oluşturulmaya çalışıldığı projede; Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler için kültürel ve tarihsel anlamda en temel kültürün Bizans kültürü olduğu, Bizans kültürünün Balkanlar, Anadolu, Kafkasya, Kuzey Karadeniz ülkeleri için temel birleştirici bir payda olabileceği, bölgede yaşayan Müslüman ve Hıristiyanların bu kültür altında toplanabileceği, Osmanlı kültürünün de birleştirici bir yapı olarak değerlendirilebileceği ancak, Osmanlı kültürünün Bizans kültürünün bir devamı niteliğinde olduğu, bölgede Bizans kültürü ve devamında süregelen Osmanlı tarihsel mirasının değerlendirilerek, ortak kültürel değerlerin ortaya çıkarılması için önümüzdeki donemde Balkanlar, Anadolu, Kafkasya ve Kuzey Karadeniz ülkelerinde kapsamlı çalışmalara başlanacağı hususları yer alıyor. Ayrıca, bu amaçla çalışmanın bu ayağında bir üniversite kurulduğu ve halen akademik yapılanmasının sürdüğü, proje ile ilgili olarak Balkanlar ve Kafkasya'da çeşitli akademisyenlerle değerlendirmelerin sürdüğü, akademisyenlerle gerçekleştirilecek değerlendirmeler sonrası Bizans araştırmalarına başlanacağı, gerek Osmanlı arşivlerinde, gerekse dünyadaki diğer arşivlerde konuya yönelik çalışmalara başlanacağı hususları yer alıyor.

Soros Vakfı Gürcistan Temsilciliği Yöneticisi ve Güvenlik Uzmanı Davit Darchiashvili, Ağustos 2006 tarihi itibariyle, Abhaz, Gürcü ve Ermeni halklarının ortak değerlerinin Bizans kültürü olduğunu, bu anlamda Abhaz, Gürcü ve Ermeni anlaşmazlıkların ve Güney Kafkasya'daki sorunların bu ortak kültür mirası ile çözülebileceğini iddia ediyor. İddiayı kanıtlamaya yönelik olarak Soros Vakfı Gürcistan temsilciliği tarafından Ermeni, Abhaz ve Gürcü halklarının Bizans kültürüne ait olduklarını vurgulayan bir takım etkinlikler başlatılacak. Vakıf, Bizans kültürünü Gürcü, Ermeni ve bölgedeki diğer Hıristiyan Ortodoks unsurlar arasında bağlayıcı ve yakınlaştırıcı bir unsur olarak ele alarak, Gürcü-Ermeni ve Abhaz yakınlaşmasını sağlayabilecek bir ortak zemin olarak projeler geliştiriyor.

Proje kapsamında Eylül 2006'da medyada propaganda çalışmalarına başlandı. Bu çerçevede, Soros Vakfı kontrolündeki devlet televizyon kanalında, yapımcılığını ve sunuculuğunu Açık Toplum Gürcistan Vakfı Program Koordinatörü Giga Zedania'nın yaptığı, Vakıf Başkanı David Darchiashvili ve İlia Cavcavadze Üniversitesi Rektörü Prof. Gigi Tevzadze'nin ise uzman olarak iştirak ettiği bir program düzenlenerek, iddia tüm yönleri ile kamuoyuna aktarıldı.

Proje kapsamındaki görüşlerin akademik-bilimsel altyapısını oluşturmayı sağlamak amacıyla Gürcistan Milli Eğitim Bakanlığı'nın 2006 güz döneminde aldığı karar çerçevesinde Tiflis'te kurulan ve Rektörlüğünü Prof. Dr. Gigi Tevzadze'nin yaptığı İlia Cavcavadze Üniversitesi, Soros Vakfı'ndan büyük oranda maddi destek sağlıyor. Vakıf ve Özgürlük Enstitüsü'ne bağlı kadrolar üniversitede toplanıyor, Üniversite ile Avrupa ve ABD üniversiteleri arasında eğitim anlaşmaları imzalanıyor.

Görüldüğü gibi, Soros Vakfı, proje kapsamında Türk kültürü ibaresinden ve tanımlamasından ısrarla kaçınıyor, Orta Asya Türk devletlerini ise Türk tanımlaması altında ele almayarak çok ırklı bir bölge olarak değerlendiriyor ve proje kapsamı dışında nitelendiriyor.

Proje ile Anadolu, Balkanlar ve Kafkasya Bizans temelli bir kültürel yapı olarak ele alınıyor, bölgedeki Osmanlı Türk hâkimiyeti ise Bizans İmparatorluğu'nun devamı olarak tanımlanıyor.

Günümüzde de üzerinde çeşitli oyunlar oynanan ve Gürcistan'ın da dâhil olduğu Kafkasya'nın coğrafî konumu etnolojik oluşumlara ve gelişmelere, tarihin akışına çok etkili oldu. Soros'un asılsız dayatmasına karşın, Kafkas halkları yüzyıllar boyunca aynı coğrafyada benzer tarihî, etnik ve sosyo-kültürel şartlar altında birbirlerinden etkilendiler ve birbirleriyle karışarak akraba topluluklar haline gelirken ortak bir Kafkas kültürü etrafında birleştiler.

Ana gruplar, Kafkas halkları (Gürcüler, Çeçenler, Avarlar, Lezgiler, Kabardinler, Darginler, İnguşlar, Çerkezler, Laklar, Abhazlar, Tabasaranlar, Abazinler ve Talışlar), Türk Halkları (Azeriler, Türkler, Tatarlar, Karaçaylar, Kumuklar, Balkarlar, Nogaylar), Samiler (Asuriler, Yahudiler), Moğol asıllı Kalmıklar, Ruslar ve Kazaklardır. Bunların dışında pek çok küçük grup da bulunuyor.

Kafkasya halkları yüzyıllardan beri aynı tarihi, kültürü ve coğrafyayı paylaştılar, toplumsal yapılarında da aile-soy bağlılığı, kabilecilik gibi tutum ve davranışları son derece güçlü bir yere sahip oldu. XX. y.y. başlarına kadar Kafkasya halkları arasındaki ortak konuşma dilinin Kıpçak Türkçesi olduğu biliniyor. 1404 yılında Kafkasya'da bulunan Avrupalı misyoner Johannes de Galonifontibus Kafkasya'da ve Karadeniz'in doğu kıyılarında yaşayan Ermeni, Çerkes, Got, Rus, Lezgi, Avar, Gazikumuk, Alan kabilelerinin hepsinin Türk-Tatar dilinde konuştuklarını yazıyor. (Tardy 1978:91)

XVII. y.y.'da Kafkasya'da bulunan Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinin "Çerkes Vilayetleri" bölümünde, Çerkeslerin Türk-Tatar dilinde konuştukları belirtiliyor. Konuşmalara verilen örneklerde Çerkeslerin Kıpçak Türkçesini bildikleri anlaşılıyor. Değişik dillerde konuşan Kafkasya halkları arasında Kıpçak Türkçesinin ortak anlaşma dili olarak yaygın biçimde konuşulduğunun en somut kanıtı ise, 11 Mayıs 1918'de kurulan "Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti'nin resmi dilinin Kumuk Türkçesi olarak kabul edilmesidir. Bu Cumhuriyet'in Sovyetler tarafından işgal edilip yıkılmasıyla birlikte Kıpçak Türkçesinin Kafkasya halkları arasındaki birleştirici rolü de sona ermiş ve onun yerini Rusça aldı.

Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapıları da Kafkasya'yı tarih boyunca dışardan etkileyen çeşitli kavim ve medeniyetlerle yakından ilişkilidir. Kafkasya'ya kuzeyden gelen Kimmer ve İskit gibi proto-Türk kavimleri ile Hun, Bulgar, Alan, Hazar, Kıpçak gibi Türk kavimleri, Karadeniz yoluyla batıdan gelen eski Roma ve Ceneviz ticaret kolonileri, Anadolu ve Ön Asya'dan gelen çeşitli medeniyetler Kafkas halklarının kültürleri ile birleşerek günümüzdeki Kafkas etnik ve toplumsal yapısını şekillendirdiler, Kafkas kültürünün meydana gelmesinde önemli rol oynadılar.

Gürcistan tarihi ise, 2500 yıl öncesine kadar uzanıyor. Gürcistan topraklarının büyük çoğunluğu VII. yy'dan XVIII. yy'a kadar Türk, İran, Arap ve Moğol hakimiyeti altında kaldı. Gürcistan'a, bugünkü halkın ataları olan toplulukların MÖ VII. yy'da Mezopotamya'dan geldiği tahmin ediliyor. MS IV. yy başlarında Gürcüler Hıristiyanlık dinini kabul etti.

V. yy'da Gürcü alfabesi ilk kez kullanılmaya başlandı. VI. yy'da Gürcistan'da feodal bir yapı oluştu, ardından ülke, IX. yüzyıla kadar Arap hakimiyeti altında kaldı. İki yüzyıl süren Müslüman hakimiyetinden sonra IX. yy'da başlayan özgürlük hareketi sonunda II. David ve Kraliçe Tamara döneminde Gürcistan en görkemli dönemini yaşadı. Ancak, 1220'den itibaren başlayan Moğol istilaları, bunu izleyen Timur istilası (1384-1403) Gürcistan tarihinin sürekliliğini bozdu. 1510 yılında Osmanlı orduları Gürcistan'ın büyük bölümünü ele geçirdi, daha sonra bu yüzyılın sonunda İranlı'lar ülkenin doğusuna hakim oldu. Sonraki yıllarda Osmanlı ve İran egemenliği altında kalan Gürcistan, Kral II. Irakli döneminde 1783 yılında yapılan Georgiyavsk Dostluk Anlaşması ile Rusya'nın himayesi altına girdi.

1801 yılında anlaşmayı tek taraflı olarak fesheden Rusya, Gürcistan'ı ilhak etti, hanedanı da sürgüne yolladı. Bolşevik ihtilalinden sonra 26 Mayıs 1918 tarihinde Gürcistan bağımsızlık ilan etmiş ancak, Kızılordu'nun 1921 yılındaki müdahalesi sonucunda, 1922`de Transkafkasya Sovyet Federe Sosyalist Cumhuriyeti'ne (TSFSR) bağlandı. 1936 yılında TSFSR'nin dağılmasıyla SSCB'nin bir üyesi oldu. Mart 1921'de Kızıl Ordu, ülkeyi ele geçirdi ve Gürcistan, Sovyetler Birliği'ne dahil edildi. SSCB'nin dağılma sürecine girmesinin ardından, 9 Nisan 1991'de Gürcistan Ulusal Konseyi, Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını ilan etti.

Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili de "Gürcistan Türk lokomotifinin vagonlarından biridir" diyor. Görüldüğü gibi, bölgede hiçbir zaman Yunan adı geçmiyor. Zaten Bizans Devleti'ni yenen Osmanlı İmparatorluğu da, Bizans toprakları da dahil olmak üzere Türk kültürünü hakim olduğu topraklarda yaydı. Ancak, hiçbir zaman zorlama yapılmadı.

Soros'un yürüttüğü bu asılsız propagandalarla ulusal tarihini unutturulmaya çalışılan Gürcü halkının, kendi kültürünü bırakıp, Bizans kültürünü benimseyebileceğine ihtimal verilmiyor.

 

Naciye Saraç

Global Yorum İnternet Dergisi

nsarac@globalyorum.com

Kafkas Federasyonu Sitesinden Alınmıştır.

26/10/2006

TABULA RASA

TABULA RASA / Orhan Alparslan’ın anısına

 [Çetin Öner]

1 - DİLLER

Bütün dilleri konuşmak isterdim
Yeryüzündeki tüm dilleri.

Latince olsun isterdim şiirleri.

Farsça bütün masallar;
İtalyanca operalar, aryalar;
Tanrıya Arapça dualar... 

Türküleri Türkçe, Kürtçe, Lazca söylerdim
Cazla semah dönerdim. 

Tiyatrolar İngiliz,
Resimler Flaman.
Yazılar Çince.

Ağıtlar Portekiz
Danslar İsponyolca, Baskça, Çerkesce. 

Senfoniler Alman,
İsyanlar Meksikalı,
Aşk Fransızca. 

Ninniler Hintçe. 

Şölenler, Elence olmalı mutlaka
Öyküler Rusça. 

Japonca törenler:
Rengarenk yiyecekler
Lotuslar, nilüferler, ipekler...

Barış;
Yeni doğmuş bir bebek
Gülücükler saçar yeryüzüne.
Annesini emerek.

Hüzün, İbranice,
Sabır, Sessizce... 

Ölüm, herkesin kendi dilince;
Lehçe,  Keltce,  Ermenice... 

Bütün dilleri bilseydim eğer
Yine de söylemezdim marşları.
Ve
Bütün dillerde,
Bütün dinlerde,
Yasaklardım savaşları.
Dilim tutuluyor çünkü ölü çocukları görünce

Ne Umut kalır, ne Uygarlık, ne Sanat...
Ne Geçmiş,
Ne Gelecek
Bir halk ölmüş demektir,

Bir gün, dili ölünce.

 

 

2 - ANADİL

Bir daha dünyaya gelseydim eğer
Herşeye yeniden başlardım.
Dolaşırdım yeryüzünü adım adım
“Ölü Dilleri” arardım.
Dağlara taşlara saçılmış
Eski sözcükleri toparlardım. 

Boynumda hamayıl gibi “ha”
Adım Simurg,
Soyadım Anka.
Gökyüzüne ağardım;
Kafdağının tepesine konar,
Küllerimden doğardım. 

Kılavuzum olurdu
Sosruko Nart.
Yoldaşım, kanatlı bir At. 

Altımda Karadeniz, Akdeniz,
Dicle, Fırat.
Atlantis,
Mu.

Arardım kökenimi, soyumu
Nereli
Ve
Kim olduğumu.

Terkimde Hatti, kucağımda Hitit,
Ne Yitik Zebur,
Ne Ahdi Atik,
Ne Ahdi Cedid,
Ne Turu Sina’da Musa,
Ne çarmıhta  İsa.
Damgalar,
Çiviyazıları,
Kil Tabletler...
Ve,
Tabula Rasa ! 

Afrika’dan, Asya’dan geçerdim.
Soluklanırdım Mezopotamya’da.
Rastlardım Nuh’a, Ağrı Dağı’nda.

 Asma Bahçelerinde Babil’ in
Kan kırmızı şarapları içerdim,
Kan izlerini bulurdum Kabil’in.
Mısır’a sürerdim atımı sonra,
Nil Nehrinde konuk olurdum Firavunlara:
Siris, Osiris, Ra!
Seslerin resmini çizerdim duvarlara.
Do, Si, La, Sol, Fa, Mi, Re.
Ve yeni anlamlar biçimlere,
Üçgen, kare, daire.
Mavi, Sarı, Kırmızı...
Binlerce yıllık damgamızı
Vururdum Tarih’in yüreğine.

Ah, bir tek yitik sözcüğü bulsaydım eğer,
Çözülürdü dilimdeki düğümler.
Şimdi ne yapsam
Ne etsem
Nafile!
Yabancılaştım artık kendime bile
“Anadili giysisiymiş insan”ın.
Susa susa ben dilimi yitirdim.
Başka dillerden sözcükler giydim.

 Şimdi ben,
Kırk odalı bir handa,
Kırk yamalı bir yorgan.
Şimdi ben,
Arapça anlayan,
Latince yazıp, Türkçe konuşan bir Pagan:
Anadilini unutup,
Yadırgı dillere tapan.

 Bağışla beni Baba,
Bağışla, Anayurdum!
Adıge gibi yaşamıyorum ama,
Artık, Adıgece düşünüyorum. 

Anadilimi örtün üstüme,
Anadilimi örtün!
Çıplağım,
Üşüyorum.

 

 Kafkas Federasyonu'ndan alınmıştır.

26/10/2006

HAMAMÖZÜ'nden Ünlü Güreşçimiz.

ADİL CANDEMİR

Türk güreşinde gerek güreşçiliği gerek ise yetiştirdiği başarılı sporcularla anılan önemli isimlerden birisidir Adil Candemir. Nüfus cüzdanına göre 1330, kendi anlatımına göre 1326 yılında Amasya’nın Gümüşhacıköy kazasının Hamamözü nahiyesinde dünyaya geldi. Tüm fertleri güreş sporuna yatkın olan kalabalık bir ailenin (7 kardeş) 3.cü çocuğudur. Erkek kardeşlerinin tümü güreşmiş olmakla birlikte güreşi meslek edinip sürdüren Adil Candemir olmuştur.

Çok genç yaşta ve orta sıklet sayılabilecek 75-80 kiloluk cüssesine rağmen başpehlivan olmuş ve senelerce yenilmeden başpehlivanlığını sürdürmüştür. Minder güreşine uzak kaldığı için 1936 olimpiyatlarına katılamamıştır. 1937 yılından sonra minder güreşine başlamışsa da 1939 yılında başlayan 2. Dünya Savaşı nedeniyle tüm sportif faaliyetlerin durmuş olması onu en faal döneminde dünya güreş minderinden uzaklaştırmıştır.

1945 yılından sonra artık 35 yaşına gelmiş olan Adil Candemir Milli Takımın en tecrübeli elemanı ve ağabeyidir. O dönemde Türk Güreş Milli Takımı’nın ağır sıklet güreşçisi olmaması nedeniyle 87 kiloluk ağırlığına rağmen antrenörleri tarafından sürekli ağır sıklette güreştirilmiştir. Bu nedenle Adil Candemir çok uzun süren sporculuk hayatında layık olduğu madalyalara kavuşamamış değerli bir sporcu tevazu, fedakârlık, azim ve dürüstlük gibi özelliklere sahip örnek bir insan olarak spora ölünceye dek hizmet etmiştir.

Sporculuk hayatında kazanamadığı madalyaların acısını, yetiştirip Türk güreşine armağan ettiği Hamit Kaplan, Mahmut Atalay gibi değerli sporcularla başarıyla telafi etmiştir. Tüm yaşamını Türkiye Güreş sporuna adayan bu spor adamımız 79 yaşına varmış olmasına rağmen köy çocuklarını yetiştirmekle uğraşırken 12 Ocak 1989 tarihinde geçirdiği ani bir rahatsızlık sonucu hayata gözlerini yummuştur.

 

Kafkas Federasyonu'nun Sitesinden alınmıştır.

20/10/2006

Hattiler-Hititler-Adigeler

Hititler (Çerkesler Hatit derler) M.Ö. 2000 yıllarında Kafkasyadan Anadoluya gelerek Anadolunun ilk devletini kurmuşlardı. Zamanla genişleyip imparatorluk şeklini aldı. Sınırları Irak'tan Ege'ye güneyde Suriye'ye kadar uzanıyordu. Suriye'ye egemen olma yarışı, M.Ö. 1296 yılında hititler ile Mısır arasında Kadeş savaşına neden olmuştu. Sonradan iki devlet dost oldular. Hitit Kralı kızını Mısır Kralı Ramses'e verdi. Bu olayı halk benimsemedi. Bugün bile Çerkesler arasında "Ramses yinise woh" (Ramses'in gelini olasın) bedduası söylenmektedir. Yine Hitit-Mısır savaşını anlatan bir şarkı da vardır. Hitit devleti M.Ö. 1200 yıllarında Frigler tarafından yıkıldı. Bazı kaynaklar Hititlerin yıkılışından sonra, bir kısmının anavatanları Kafkasya'ya döndüklerini yazmaktadır.Örneğin İngiliz Tarihçisi Wels Hititlerin yıkılışından söz ederken "Hazar denizi ile Karadeniz arasında ki bölge Hititler'le kaplanmıştı" demekle bir kısım Hititlerin Kafkasyaya dönmüş olduklarını anlatmak istemiştir.

          Antik dönem kalıntıları olan Kuzey Kafkasyadaki ünlü Maykop Hazinesinden çıkan öküz heykeli (M.Ö.2200) ile Anadoluda bulunan Hitit Öküz Heykeli tıpkı basım gibi birbirlerine benzemeleri bir rastlantı olabilir mi?

          Peki Hititlerin metal eşyalarının Kuban'da, Maykop ve Çarskaya mezarlarında bulunan metal eşyalarının tıpkısı olmasına ne demeli?

          Bugün Anadoluda (Hattuşaş) bulunan kabartmalarda ki Hatti askerlerinin giysileri ve aksesuarları da günümüzde ki Kafkas giysileri ve aksesuarları ile birebir çakışmaktadır. Örneğin Tanrı Taşup sanılan Hatti askerinin kabartmasında ki Mızrak,Ayakkabı,Kama ve Külah günümüzde de kullanılmaktadır.

          Yazılı kayada ki "Kutsal Onikiler"  kabartması ise Adige boyunu temsil eden oniki thamedeyi (Adige büyüğünü) simgeler. Ne yazık ki Thamedelerin avuçlarında ki ideogramları (Aile Mühürleri) hala okunamamıştır. Ama, Adige Bayrağında ki Oniki yıldızdan, İsrailin oniki sıptı, İsa'nın Oniki Havarisi, Alevilerin Oniki İmamı başta olmak üzere yılın Oniki aya bölünüşüne, Bir günün Oniki saatinin gündüz, Oniki saatinin gece oluşuna kadar bu sayısal dizgeye daha çok anlamlar yüklemekte olasıdır.

          Hititçe tabletlerde bulunan ve günümüze ulaşan yüzlerce sözcük ve tümce yapısının bugünki Kafkas dilleri içerisinde en yaygın dil olan Adige dili ile birebir çakışması, aynı anlama gelmesi önemli bir kanıtı değilmidir Kafkas uygarlığının?

          Örnegin Hititleri en büyük tanrısı Teşup adı Adige dilinde "Yıldırım Tanrısı" anlamına gelmektedir. Ayrıca Şıble "At  yılanlı tanrı, üç yılanlı tanrı" anlamlarını da içermektedir. Hitit devletinin kurucusu olan Pınthansa ise "İlk tanrı " anlamındadır. Adigece söylenişi ile Thaşıpk, yine "Tek tanrı" ve  "Gerçek tanrı" anlamına gelmektedir.

          Bilindiği gibi Hititlerde de Krallık Mısırda olduğu gibi Tanrılık sıfatıyla birleşen çakışan bir kavramdır. Hatti ve Hititlerin Adige gelenekleriyle çakışan diğer özelliklerinin başında ise kadına ve ata çok değer vermeleri onca Tanrı/Kral'a karşın Anaerkil toplum özelliklerini göstermeleri de gelir. Çocukların annelerinin adıyla çağırılması Kafkas Epopesinde de görülür.

          Kadın ve köle hakları ve at bakımı üzerine yönetmelik hazırlamış ilk ve tek halktır Hititler.

          Tapınak ve tutukevleri olmayan kentler, sadece Hititler ve Kafkasyalılar da vardır. Çünkü Kafkasyada şuç işleyenlere, şuçlarının karşılığı mal yada hizmetle ödetildiği için 20.yy.'a kadar tutukevine de gerek duyulmamıştır.

          Günümüze kadar uzanan kız kaçırma geleneği ise bu benzerliklerin en ilgincidir.

Alıntı "Nart Takvim Çepıwoğu 9-10 2006 Blıpe,Ğubc"

« Önceki :: Sonraki »