adigemyimake

16/8/2008

Yeni Toplumsallık (Metin ÇULHAOĞLU)

Deniyor ki işçi sınıfında kıpırdanmalar var; gençlik eskisi gibi değil, daha diri; toplumdaki ABD karşıtlığı sürüyor; AB ise eski cazibesinden çok şey yitirmiş durumda...

Olabilir. Gerçekten böyleyse iyidir.  

İyidir, ancak kimi gerçekleri de görmek durumundayız. Öyle az buz değil, toplumun bütün dokularına nüfuz eden, neredeyse otuz yıllık bir saldırıya maruz kaldık. 12 Eylül karanlığını evrensel piyasacı saldırı ve dünyayı şekillendirme zorbalığı izledi. Süreç, solu da kapsamak üzere toplumsal-siyasal yaşamın bütün bölmelerinde derin izler bıraktı.

Ne kadar “derin”?

Bu sorunun kısa ve özlü yanıtı şu olmalıdır: Yeniden inşayı gerektirecek kadar.

Kuşkusuz, post-modern çevrelerin iddia ettikleri gibi “toplumsal olan” ortadan kalkmış, buharlaşıp gitmiş falan değildir. Ancak, toplumsal olanın kendini dışa vuruş biçimlerinde gerçekten ciddi çarpılmalar görülmektedir.  Örneğin bugün Türkiye toplumu, siyasal katılımını salt seçimden seçime oy vererek, öfkesini olsa olsa cenazelerde bağırıp çağırarak, desteğini en çoğu alkışlayıp tempo tutarak gösterebilen, örgütlülük ve dayanışma ihtiyacını en başta yerel cemaatlerde karşılayan, bunların dışında içine kapanmış, yılgın, sinmiş ve suskun insanların şekilsiz toplamıdır.

“Çürümenin” diğer adı da budur.

Çürümede, Türkiye’ye özgü kimi etkenler de rol oynamıştır. Örneğin, dış dinamiklerin ülkedeki süreçlere aşırı içselleştiği, artık neredeyse bir “iç dinamik” haline geldiği biliniyor. Bu olgunun topluma yansıması, kaybolmuşluk hissi, yabancılaşma ve korkudur. Düşünün: Bir ülke ki, dört bir yanında sorunlu komşu coğrafyalar var; “bizim”, birtakım uzak mekânlarda kotarılan planlar ve kurulan tezgâhlar sonunda bu coğrafyaların hangisinde ne zaman ateşe atılacağımız veya dışarıdaki ateşin bizim içimize ne zaman düşeceği belli değil!

Düşünün: Bir ülke ki, neredeyse her gün yeni bir komplo gündeme getiriliyor. Daha önce yaşanmış her süreçte, şöyle veya böyle anlamlandırılmış her olguda, aslında şunun değil de bunun parmağı olduğu “açıklanıyor”. Sanki tarihi insanlar değil, birtakım daracık odaklar yapıyor. Üstelik bunlar öyle bilinen, standart kurumlar ve aktörler de değil, “gizli” veya “derin” odaklar!

Bunda “Kafkaesk” tonlar da taşıyan bir ürkütücülük yok mu?

Bütün bunları, liberal saldırının diğer cepheleri ve bu cephelerde karşı tarafın kazandığı mevzilerle birlikte düşünebilir, bugünkü toplumu kafanızda öyle resmedebilirsiniz.

Peki, hiç mi çıkış yok?

* * *

Çıkış ararken, basit gibi görünen bir noktada netlik gerekiyor.

Yapılması gereken, eskiden iyi bildikleri ama şimdi unuttukları birtakım olguları insanlara yeniden hatırlatmak mıdır?  Daha önceleri peşinden koştukları halde şimdi bastırdıkları birtakım özlemleri yeniden canlandırmak mıdır? Derinlere itilmiş, üzeri kat kat örtülmüş sağduyuyu oralardan çekip yüzeye çıkarmak mıdır?

Yoksa bunların hepsini yeni baştan yaratmak, oluşturmak ve kurmak mıdır?

Öyle görünüyor ki, denenmesi gereken yukarıdakilerden sonuncusudur. Türkiye’deki dahil hiçbir toplum, tarih belleğini (böyle bir belleği olsa bile) verili güncel duruma baskın kılamaz. Daha açık konuşalım: İnsanların bir gün gelip, “sahi yahu Marksizm ve sosyalizm diye bir şeyler vardı, pek de fena değildi” demelerini bekleyen boşuna bekler. Başka yerlerde, insanların, yaşanmış sosyalizmin kazanımlarını hatırlayıp “ben bunları yeniden istiyorum” demelerini ve bu yönde harekete geçmelerini beklemek de beyhudedir. Buraya, Türkiye’ye gelince; siz yeniden kurmaz, yeniden anlamlandırmazsanız, kimsenin bağımsızlık, kamuculuk, halkçılık, hak-adalet, eşitlikçilik gibi değerleri salt “müktesebattır” diye sahipleneceği yoktur.

O halde yapılması gereken, gerçekten toplumsal olanın yeniden inşasıdır. Bundan kastedilen, verili toplumsallığın içinde bir başka, yeni, belki de “gölge” toplumsallık yaratmaktır. Aracı kuşkusuz siyaset ve örgütlenme olmak üzere böyle bir toplumsallık, dar anlamıyla siyasetin ötesinde dayanışma örnekleriyle, insan ilişkileriyle, ahlakıyla, bilimiyle, kültürüyle, sanatıyla, eğlencesiyle, sporuyla vb. bir başka varoluşun mümkün olabileceğini makro toplumsallığa göstermelidir.

Ütopya mı?

Asude adacıklar oluşturma hayali mi?

Bir tür yenilenmiş Çernişevskiy’cilik mi?

Yoksa “sivil toplumu fethetme” düşü mü?

Hiçbiri değildir. Siyaset denecekse, topluma siyasal müdahaledir. Örgüt denecekse, örgütün geleneksel işlevlerinin yanı sıra başka bir toplumsallık örneği sunma görevini de yüklenmiş olmasıdır. Felsefeden ve bilimden söz edilecekse, buna “öznenin kendi nesnesini kurması” da diyebilirsiniz.

Dahası var: Eğer bugünkü toplum anlatılan gibiyse, yeni toplumsallık, kendi bireysel süreçlerinde uyanmış, bilinçlenmiş ve mücadeleye karar vermiş, kısacası “kıvama gelmiş” istisnalar üzerine kurulamaz. Eğer bugünkü toplumun insanları yukarıda betimlenen durumdaysa, yeni toplumsallığa geleceklerde bir “sığınma” güdüsü mutlaka olacaktır. Geleceklerde, güçlenme isteği, güçlülük hissine ağır basacaktır. Öyleyse, küçümsememek, “zaaf” saymamak, tersine kucaklamak gerekir. Bilinmelidir ki, bugünkü ürkmüşlük, sinmişlik ve kapanmışlık, “bilinçsizlikten” önce gelmektedir; bilinçsizliğin sonucu değil, nedenidir.  Sığınma, bu sayılanların aşılabileceği ortamlara alınan bir bilet olarak görülmelidir.

Yeni toplumsallık, işçisi, aydını, öğrencisi, öğretmeni, profesyonel meslek sahibi, genci, yaşlısı, kadını ve erkeğiyle bütünlüklü bir formasyon özelliği taşımalıdır. Kendi dışındaki makro toplumsallığa bu yönüyle karşılık düşmelidir. Gelen, kendi konumuna göre özel olarak işçiyle, öğrenciyle, aydınla vb. bir arada olmaktan çok, bu toplumsallığın bütününün içinde yer almak üzere gelmelidir.

“Sınıfa ve belirli toplum kesimlerine toplumsal formasyonun bütünü üzerinden gitme” deyişinin anlamı ve karşılığı budur.

Yoksa önce küçük ölçeklerde olsa da, böyle bir toplumsallık oluşturmadan, işçiyi salt 15-16 Haziran anlatarak hareketlendiremezsiniz; öğrenciye ha bire “68” anlatmaktan sonunda siz de yorulursunuz; aydına-akademisyene 60’lı yılların üretkenliğinden söz ettiğinizde birtakım ukalaca yanıtlar alıp oturursunuz...

* * *

Umut ve çıkış vardır.

Umut ve çıkış, başta gençler olmak üzere her yaş kuşağından, siyasal anlamda “bakir” kesimlere uzanmaktadır. Uzanılanları “rehabilite etme”, güçlendirme gibi bir zorunluluk da olduğunu unutmadan.

Sosyalistler, yanı başlarındakilere “kelle koltukta gezen fedailer” gibi görünmekten vazgeçip, “bakın bizde başka ve daha iyi bir yaşantı var” kapsayıcılığıyla yaklaşabilmelidir.

Solun, yol, çeşme, okul, köprü vb. yaparak değil, ama “yeni bir toplumsallık” yaratarak ve buraya insanlar çekerek çıkış yapması mümkündür.

Umut buradadır. 

soL Haber Portalı (sol.org.tr/)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »